Almanya’nın ikinci büyük anadili Türkçe, çeşitli düzlemlerde, az veya çok, ama bir biçimde mutlaka sınırları zorluyor. Bunu dolaysız ve dolaylı olarak sanatta da yapıyor.
Dil, kültür, kendi kabında etkisizce yaşayıp giden bir kaynak değildir. Mutlaka kabına ortak olan mekânlara ve komşularına da temas eder, hatta onları didikler.
Nasıl mı?
Örnek mi?
Şöyle: Yeni Kültür’de geçen yıl İris Sayram’ın “Für euch” (Sizler için) başlıklı romanının ayrıntılı bir değerlendirmesi yayımlanmıştı. Yazıda bu konunun çok ilginç bir film olacağının altı çizilmişti. Film çevrildi: “Mimi und ich” (Mimi ve Ben). Geçtiğimiz aylar içinde özellikle festivallerde seyirci önüne çıkan bu çalışma gerçekten de ilgi çekiyor. Konu ve bu sahnede yer alan aktörler, hayatın içinde zonkluyor çünkü. Çok öne çıkmasalar da görmek isteyen gözlerden, duymak isteyen kulaklardan, hissetmek isteyen insanlardan kaçamıyorlar.

Küçük, sevimli ve düzgün bir kız çocuğunun gerçekten kirli ama sevginin eksik olmadığı bir ortamda doğal yeteneklerinden de güç alarak hayata tutunma çabaları anlatılıyor. Ancak ağır yaralı ve yoksul annesiyle babasının bu mücevheri tüm kire karşı adeta pamuklara sararak savunması, koruması romanı ve şimdi de filmi özel bir yere oturtuyor. Bu ortamın klasik aile resmine sığmayan bir tabloda ve olayın kahramanları üzerinden işlenmesi ayrıca önemli…

Günümüzde devlete ait ARD kanalında görev yapan gazetecilerden ve birkaç yıldır da önemli yazarlardan biri olan hukukçu Sayram, toplumun gerçekten en tehlikeli mekânlarından sıraladığı sahnelerde, küçük ve akıllı İris’in verdiği mücadeleden bir roman çıkarmayı denedi. 1980’ler ve 1990’lar Almanya’sındaki Köln’den dökülen anılardan oluşan ve özellikle medyada ilgiyle karşılanan romanda, şimdi de filmde, esasen iki “tutunamayanın” kader ortaklığı dikkat çekiyor. Çok ilginç bir hayat arkadaşlığı bu.
Küçük İris’in anne ve babasının, iki sıradan ve toplumun kenarına itilmiş insan olarak onu nasıl bir koruma çemberine aldıkları, bunu nasıl pek de itiraf edemedikleri bir yaşam enerjisi saydıkları anlatılıyor.

Almanca konuşulan dünyada, Almanya-Avusturya-İsviçre hattında diyelim, köklerinde Türkçe olan neredeyse yüzlerce genç yazar, kabareci, müzisyen, senarist, oyuncu, yönetmen, illüstratör, ressam vs. bulunuyor. Çoğunluk, üretim dili olarak artık mükemmel kullandıkları Almancaya geçmiş durumda. Fakat biz bu insanların anlattığı, yazdığı en trajik ve en komik öykülerde bile Türkçenin ve Türkiye’nin uzaktan da olsa izdüşümlerini gözlemleyebiliyoruz. Üstelik yeni kuşağın yarattığı metinlerin Elif Şafaklardan çok daha hayati ve gelişkin olduğu da iddia edilebilir.
Ancak mesele o değil.
ALMANYA’NIN 17’NCİ EYALETİ: TÜRKÇE
Mesele şu: İki ülke ve iki dil arasında, Türkiye ve Cumhuriyet Türkçesi ile Almanca arasındaki ilişkiler inanılmaz boyutlar almış durumda. Büyük bir iç içe geçmişlik var. Bu da normal. Çünkü geride 65 yıl gibi dördüncü, hatta beşinci kuşağa geçiş yapmış bir kitlesel göç tarihi yatıyor. Bu yataktan ve tarihsel yoğunluktan başka türlü bir ilişkiler ağı çıkamazdı. Sonuçta Türkçe gerçekten de 16 eyaletli Almanya’nın artık 17’nci eyaleti. Sanal falan değil, dil nedeniyle son derece somut bir eyalet.
Küçük İris’in yaşam öyküsü ve toplumun kenarına itilmiş annesi ve babasıyla kurduğu ilişkiler, özellikle kendisi için vücudunu pazarlayacak kadar fedakâr annesi (Mimi) ile kurduğu dünya hem acı yüklü hem çok komik hem de güzel. Köln-Ford gazisi/malulü ve uyuşturucu bağımlısı Türk baba da vücudunu kiralayan Alman anne de hayatla bir biçimde ilişki kurabiliyor. Fakat bu, böyle bir ortamda büyüyen İris Sayram’ın yaşama tutunmasını sağlayan yetenekleri ve o yeteneklerinin de hakkını vermesi nedeniyle böyle. Mutlu sonu, artık ne kadar mutlu denebilirse o kadar, biraz da ona borçluyuz. Çünkü onun kadar yetenekli olmayan on binlerce İris de var bu siyasi coğrafyada, bu “eyalette”: Toplumun en karanlık yerlerinde kaybolup giden gencecik insanlar… Her birinin anlatılması gereken birçok inanılmaz öyküsü var.
Bütün bu öyküler sinema üzerinden de anlatılmalı elbette; bazıları da anlatılıyor. Ama yine de çok azı anlatılıyor. Şu çok açık: Büyük bir sanatsal göçün, az da bulsak, gerçekten ilginç ürünleriyle karşı karşıyayız.
Gelmek istediğimiz yer başka.
Şu: Fedakâr, ama yaşamla ilişkisi son derece pragmatik anne Mimi üzerine kurulmuş roman ve filmde, daha önce de belirttiğimiz gibi, Köln-Ford gazisi/malulü baba “Musta”nın (Mustafa Sayram) öyküsü de çekilmeyi bekliyor aslında. Orta Anadolu’nun politik bir ailesinden geldiği arşivlerde gizli olan bu “tutunamamış” insanın öyküsünün, Türkiye’yi bilen bir Türk yönetmen tarafından Almanya’da filme çekilmesi gerçekten önemli: Bir haylaz çocuğun Türkiye’de muhtemelen 27 Mayıs olaylarına ve tehlikeli aşk oyunlarına bulaşması, çareyi/kurtuluşu kapağı attığı Almanya’da bulması, sonra da Köln’deki o “cehennemî üretim ortamı” olan Ford fabrikasında yaşadıkları, muhtemelen o ünlü 1973 grevine katılması ya da katılmaması, kurtulamadığı uyuşturucu bağımlılığı, dostlukları vs. ayrıca filme çekilmeyi bekliyor.
Bu ülkede milyonlarca İris, “Mimi” ve on binlerce de Mustafa Sayram var.
Yapılacak çok iş var.
YENİ KÜLTÜR – FRANKFURT
GÖRSEL: ÖMER YAPRAKKIRAN
FOTOĞRAFLAR: © WDR/SWR/Made For Film/Frank Dicks; © Filmfest München; © MIMI UND ICH (2026).
