Ana SayfaARAŞTIRMA/İNCELEMEBir güç insanı olarak ilerici sanatçının portresi: Alfred Hrdlicka 

Bir güç insanı olarak ilerici sanatçının portresi: Alfred Hrdlicka 

Geçen yüzyılda Avusturya merkezli sanat tartışmalarında sık sık tartışma konusu olan bir büyük sanatçı, yaşasaydı bu yıl 98’inci yaşını kutlayacaktık: Alfred Hrdlicka, bugün bile hâlâ tartışılan bir 20’nci yüzyıl fenomeni. 

Hiçbir akıma bağlı kalmadı ve “Avantgarde”ın bir parçası da olmadı. 20’nci yüzyılın önde gelen sanatçıları, eserlerinde insan yaşamını, daha doğrusu, acı çeken insanları kendi somutlukları içinde işlemekten kaçınmışlardı. Alfred Hrdlicka ise dünyanın her yerinde acı çeken insanların sanatçısı oldu. Bunlar zedelenmiş, hırpalanmış, eğilip bükülmüş, işkence görmüş insanlardı ve bu olaylar hep gündemin baş sıralarındaydı. Son derece günceldi. Hrdlicka insanı sanata geri getiren sanatçılardandı. 

Bu, onu gerçek bir sanatçı olarak öne çıkardı. Hiçbir akıma boyun eğmediği gibi, sanatta soyuta yönelik eğilimlere yakınlık duymadı. Bu artan soyutlamaya kendince karşı çıktı, onu “tamamen dekoratif” olarak tanımladı. Soyutlamanın sonucunda ortaya çıkan bu tür şeylerin “artık dizayn adı altında piyasada varlığını sürdürdüğü” tespitini yaptı. Gerçekten de Hrdlicka, tıpkı Mondrian’ın eserleri gibi soyut çalışmalarda sadece “ölü nesneleri” görebiliyordu. 

BİYOGRAFİSİ, İLHAMIYDI: ÖDÜLLERİ SEVMEDİ 

Hayatı boyunca tüm ilhamını kendi biyografisinden aldı. 1928’de Viyana’da, 1930’larda Nasyonal Sosyalistler tarafından zulüm gören, inanmış, aktif bir komünist ve sendikacı babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Altı yaşındayken evlerine baskın yapan nazi polisler tarafından dövüldü. Babası yargılandı, mahkûm edilerek hapse atıldı ve ardından da çalışma kamplarına gönderildi. İkinci Dünya Savaşı sırasında faşistlerin safında savaşmamak için askerlik hizmetinden kaçarak savaşa katılmadı. Bütün bunlar Hrdlicka’yı erken yaşlarda siyasete duyarlı hale getirdi. Sonunda kendisi de solcu bir savaşçı oldu ve komünist olarak kaldı. Kendisini kamuoyu önünde, medyada, toplantılarda sık sık “eski bir Stalinist” olarak tanımlamaktan da korkmadı. 

Diş teknisyenliği eğitiminin ardından Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’nde önce resim eğitimi aldı, ardından heykel sanatına yöneldi. 1964 yılında Venedik Bienali’nde Avusturya’yı temsil etti. Profesörlük görevleri onu Stuttgart Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne, Hamburg Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne, Berlin Sanat Üniversitesi’ne ve son olarak 1989’da Viyana Uygulamalı Sanatlar Üniversitesi’ne taşıdı, oralarda öğenci yetiştirdi. Çok sayıda ödül alabilirdi, ancak inatçı Hrdlicka prensip olarak ödülleri kabul etmedi. 

Sanatçının uyarıcı rolünü, Viyanalı Alfred Hrdlicka kadar kesin bir şekilde yerine getiren başka kimse yoktur. Sanat eğitimine başlamadan önce diş teknisyenliği çıraklığı yapmıştı. Daha sonra yardımcı işçi olarak geçimini sağlarken, insanların birbirlerine uyguladıkları şiddeti, malzemesini işlerken kullandığı güçte yansıtan bir biçim dili geliştirdi. Eserlerinde sanat çevrelerinde çokça geçerliliği olmayan gerçekçi bir yaklaşımla yaşadığı ve hissettiği her şeyi, doğrudan çalışmalarına yansıttı. 

 

 

EZİLENLERİ ANLATMAK 

Hrdlicka, ezilen insanın sembolü olarak Marsyas(*) adlı mitolojik karakteri kullandı. Satir, tanrı Apollon’u müzik yarışmasına davet etmeye cesaret eder. Yenilgiye uğradığında, tanrı onu bir ağaca bağlar ve canlı canlı derisini yüzer. Hrdlicka için de otoriter yönetim her zaman şiddete eşlik ediyordu. O nedenle Marsyas’ı “halkın adamı” olarak adlandırdı. 

Çalışmalarında düzenli olarak karşımıza çıkan bir başka figür ise fahişelerdir. Onlar, cinsellik, şiddet ve gücün kesiştiği yerde yaşar ve acı çekerler. Hrdlicka, onları defalarca gravür ve çizimlerinde işleyerek, toplumun “çıplak gerçeğine” yönelik simgeler haline getirmiştir. 

Hrdlicka güçlü, kuvvetli bir insandı. Birçok yazar ve gazeteci onu anlatırken bu özelliğinden dolayı “çılgın” veya “dev” tanımlarını sıkça kullandılar… 

Israrla ana yönelimlerinde kaldı. Örneğin Viyana’daki “Savaş ve Faşizm Anıtı” gibi birçok eseri, Nasyonal Sosyalizm döneminde yaşanan dehşeti ele alır. 1988 yılında Viyana’daki Albertinaplatz’da Devlet Operası‘nın yanında açılışı yapılan bu anıtın merkezinde Viyana’da sokakları temizleyen bir Yahudi vardır. Hrdlicka, bu suçlayıcı sanat eseriyle Avusturya’daki biraz kolay unutulan Hitler faşizmini hatırlatmak istemişti. Muhafazakâr ve daha sağcı eleştirmenler, anıtın merkezi konumuna ve yaratıcısına şiddetle karşı çıktıklarını biliyoruz. Ancak Hrdlicka’nın bunlara alışkın olduğunu da. Nitekim cevap vermekten hiç geri kalmamıştır.   

“Sanatta tüm güç bedenden gelir” inancıyla hareket eden Hrdlicka, estetik açıdan kışkırtıcı eserlerinde bedenselliği ve zulmü birbirine bağladı. Şiddet, ölüm, cinsellik ve tekrar tekrar savaş ve faşizm gibi konuları ele alırken, eserlerinin özgünlüğünü etkileyici bir şekilde kanıtladı. 

Viyana Katedral Müzesi’nde düzenlenen “Din, Vücut ve İktidar-Alfred Hrdlicka’nın Eserlerinde Din” başlıklı sergisi büyük yankı uyandırdı ve beklendiği gibi, dünyanın dört bir yanından düşmanca tepkiler ve protestolar yağdı. Viyana Başpiskoposu Kardinal Christoph Schönborn, Hrdlicka’yı Avusturya’nın en önemli yaşayan sanatçılarından biri olarak nitelendirdi, ancak onun İsa ve havarilerini eşcinsel bir sefahat sahnesinde gösteren tartışmalı “Leonardo’nun Son Akşam Yemeği” (1989) adlı gravürünü de sergiden derhal kaldırdı. 

“ULTRA STALİNİST” İMZALI HRDLİCKA 

Hrdlicka, “duyarlı bir çılgın” olarak biliniyordu, kendini “fosil”, “taş devri insanı” veya “yeraltı insanı” olarak tanımlamayı severdi ve hatta mektuplarını “ultra Stalinist” olarak imzalamayı tercih ederdi. Hrdlicka’nın 1960’ların sonundan itibaren odaklandığı, kamuya açık alanlara heykel dikme çalışmaları genellikle hararetli tartışmalara yol açtı: 1963’te, “Orpheus” adlı eseri Kleine Festspielhaus için satın alındıktan sonra Salzburg’da büyük bir tartışma çıkmıştı. Tepkilerin hiç dinmediğini görüyoruz: Nitekim 1967’de de “Dejenere Sanata Karşı Birlik” adlı bir grup, Viyana’da açılışı yapılan Hrdlicka’nın “Renner Anıtı”nı protesto etmek için bir araya gelmişti. Hrdlicka, sanatçının provokatif yönelimlerini de çalışkanlığı ile birleştirebilmişti ve tepkileri normal karşılıyor, kendisini, görüşlerini, işlerini savunmaktan geri durmuyordu. Omurgası olan, bir duruşa sahip olan ve o duruşundan taviz vermeyen bir sanatçıydı. 

Yaşlılığında da faşizme karşı mücadeleden vazgeçmedi. Aralık 1994’te solun merkezi organı konumundaki “Neues Deutschland” gazetesinde yayınlanan, yazar ve şarkıcı Wolf Biermann’a yazdığı mektupla Biermann’ı, PDS politikacıları Gregor Gysi ve Stefan Heym’i eleştirdiği için “yalaka” ve “aptal” olarak nitelendirdi. Hrdlicka, açıklamasında Biermann’a hitap ederek “Nürnberg Irk Yasaları boynuna dolansın!” dileğinde bulunmuştu. 

2000 yılında, Avusturya’da nazi terörünün bastırılmasının sembolü haline gelen Krumpendorf’un yer tabelalarıyla, kendi deyimiyle “toplumun ilerleyen faşistleşmesine” karşı ileri yaşına ve sağlık sorunlarına rağmen “mücadele”ye başladı. 

Bu yaratıcı zekâ ve çalışkan eller de sonunda hayatın olagan akışına boyun eğdi. Alfred Hrdlicka 5 Aralık 2009’da Viyana’da öldü. Ölüm nedeni hakkında hiçbir bilgi verilmedi. Ancak uzun süredir birlikte olduğu hayat arkadaşı Flora’nın intiharının, Hrdlicka’yı 1999 yılında ağır bir depresyona ve yıllarca süren bir yaratıcılık krizine sürüklediği biliniyordu. Hayatın bu darbelerinden sonra kendisine gelmesi zaman almıştı, Ancak 2003 yılında sanat faaliyetlerine yavaş yavaş yeniden başlayabildi. 80’inci doğum gününde “kendini ölümüne yıprattığını” söylemişti. 

Bu yorulmak bilmez sanatçının kaybı birçok şeyin yeniden tartışılmasına yol açtı. Dönemin Avusturya Cumhurbaşkanı Heinz Fischer, Hrdlicka’nın çocukken faşizmin dehşetini yaşadığını ve “bu nedenle hayatı boyunca faşizm ve antisemitizme karşı mücadele ettiğini” söyledi. Avusturya’nın “büyük bir sanatçı kişiliğini” kaybettiğini hatırlatan Fischer’e göre, Viyana’da Albertinaplatz’da bulunan Hrdlicka’nın anıtı, savaş ve şiddete karşı çoktan kalıcı bir anma yeri oluşturabilmişti. 

Yine dönemin Avusturya Eğitim ve Sanat Bakanı Claudia Schmied, Hrdlicka’yı “uluslararası sanatın titanı” olarak nitelendirdi. “Onun eserleri her zaman tarihsel adaletsizliğe karşı bir hatırlatma ve uyarıdan daha fazlasıydı. Sanatını, kendisi de her zaman yaşadığı bir siyasi görev olarak görüyordu.” 

Son yıllarda sağlığı izin vermese ve vücudu mermerle boğuşmaya izin vermese de Hrdlicka, öfkesini korudu. Aslında öfkesiyle başka, çok daha yaşlı bir heykeltıraş kişiliğe benziyordu: Fransız heykeltraş Auguste Rodin. Onun figürleri de torsoya indirgenmiş, uzuvları kesilmişti. Taşa can veren bu iki büyük yaratıcıyı izleyenler, arkasındaki yaratıcıyı, güç dolu, öfkesinden zevk alan adamı mutlaka hisseder. İki heykeltıraşın fizyonomileri, sanki kendilerini tasarladıkları eserlerin izlenimlerini verir. 

BİR POLONYA-TÜRKİYE KARŞILAŞTIRMASI 

Hrdlicka, 1981 yılında ilginç bir karşılaştırma yapmıştı Polonya sosyalizmi için sonun başlangıcı kabul edilen bir sıkıyönetim ilanı sonrasında. Kendisinden Polonya’daki sıkıyönetim ilanını protesto için imza isteyenlere şu yanıtı göndermişti: 

“Polonya kararını imzalayan değerli arkadaşlar! 

Gerd Bacher bana telefonla Polonya kararını iletti ve ben de buna verdiğim cevabı, anlamı ve ayrıntıları ile birlikte yazılı olarak kaydetmek istiyorum: Polonya’da yaklaşık bir hafta önce ordu iktidarı ele geçirdi, Türkiye’de ise bu birkaç ay önce gerçekleşti. Lech Walesa ev hapsinde, Türkiye’nin eski sosyalist başbakanı Ecevit ise parmaklıklar ardında. Avusturya’da, siyasi ve ekonomik nedenlerden dolayı en az Polonyalılar kadar çok Türk yaşıyor, ancak yine de Polonya’nın kaderine olan ilgimiz, medyada yer alan haberlerden bahsetmeye gerek bile yok, çok daha yoğun. Bunun nedeni nedir? Elbette, bir Polonya kralı Viyana’yı Türklerden kurtarmıştı ve kısa bir süre önce kötü bir Türk, Polonyalı Papayı öldürmek istedi. 

Peki bu yüzden Türkler ikinci sınıf insanlar mıdır? Yoksa Türk ordusu NATO’ya üye olduğu için daha iyi, Polonya ordusu ise sadece Varşova Paktı’na üye olduğu için daha mı kötüdür? 

Reagan soruyor: “Polonya’da insan hakları anlaşması nasıl gidiyor?” Ve 14 gün önce Türkiye’yi ziyaret eden Savunma Bakanı Weinberger, orada her şeyin yolunda olduğunu söylüyor. Türkiye’de rejim muhaliflerine Polonya’dakinden daha yumuşak davranılıp davranılmadığını bir kenara bırakıyorum. Güney Amerika, Asya, Afrika veya başka yerlerde neler olup bittiğini de sormuyorum, beni ilgilendiren, NATO ile Varşova Paktı’nın karşılaştırılması ve iki büyük güç olan ABD ile SSCB’nin güvenlik ihtiyaçları. Her iki durumda da bu güvenlik ihtiyacını saldırgan politika olarak adlandırabiliriz, çünkü karşı taraf her zaman böyle adlandırıyor. 

ABD bugün, eskiden İngiltere’nin olduğu gibi bir ada kalesidir. Meksika’nın Varşova Paktı’na katılması ve Sovyet nükleer füzelerinin Amerika kıtasında bulunması durumunda Amerika’da neler olacağını merak ediyorum. 

Sovyetler Birliği bir ada değildir, uçsuz bucaksız sınırları boyunca Türkiye gibi düşman bir askeri ittifaka üye olan devletler yerleşmiştir; Sovyetler Birliği, Avrupa’da ve Asya’da (SSCB her iki kıtaya da aittir) Amerikan nükleer füzelerinin konuşlandırıldığını kabul etmek zorundadır. Buna ek olarak, SSCB İkinci Dünya Savaşı’nı kendi topraklarında yaşamıştır, ABD ise yaşamamıştır. Her iki devlet birbirlerine karşı doğrudan veya dolaylı olarak ne yaparsa yapsın, sadece anlaşmalar açısından bakıldığında, yüksek düzeyde sanayileşmiş Batı, başta ABD olmak üzere, coğrafi nedenlerden dolayı çok daha avantajlı konumdadır. Bu anlaşmalara karşı aptalca davranmanın, farklı toplum sistemlerini onaylamak veya reddetmekle hiçbir ilgisi yoktur, ya düşünme tembelliği ya da kötü bir uyumdur. Sosyalist kampın çöküşü küresel olarak korkunç sonuçlar doğururdu. Katolik bir Polonya umurumda bile değil. Ben Katolik bir askeri diktatörlük altında büyüdüm, çünkü yeşil ya da siyah faşizm başka ne olabilirdi ki? 

Bu bir önyargı olabilir, ama imzacıların arasında bulunan solcu arkadaşlarıma şunu hatırlatmak isterim: Kendini yaltaklanırcasına sevimli göstermek siyasi bir duruş değildir. 

Demokratikleşme süreci sosyalist kampa zarar vermez, ama bunu gerçekten isteyen var mı? Korkarım ki, en son isteyenler, bunu desteklediğini veya uyguladığını iddia edenlerdir. Garip bir çelişki, ama kiliseye, neden İsa adına bu kadar korkunç şeyler olduğunu sorduğunuzda, Tanrı’ya teslimiyetle şöyle diyorlar: 

“İnsanların işi, insanların işi.” 

Ne yazık ki sosyalizm de insanların işi. Bu yüzden ellerimi dua ediyormuş gibi birleştiriyorum… Ve imzalamıyorum.” 

Alfred Hrdlicka, işte buydu: Düzgün, dirençli ve her anlamda omurgalı bir yaratıcı. 

ÖMER YAPRAKKIRAN – FRANKFURT

___________________ 

(*)  Bir tanrıyı kışkırtmakla suçlanan Marsyas bir Satir’di. (Satirler doğanın bereket ruhlarıdır ve Pan gibi Dionysos tanrısına hizmet ederler. Dans etmeyi, içmeyi ve kaval çalmayı severler.) Kelaenae yakınlarındaki bir mağarada Marsyas’ın diri diri derisi yüzüldü. Apollo, Marsyas’ın derisini Aulocrene Gölü (bugün Türkiye’deki Karakuyu Gölü) yakınlarındaki bir çam ağacına çiviledi. Bu göl sazlıklarla kaplıydı ve sazlıklar kaval yapımında kullanılıyordu. 

HEYKEL FOTOĞRAFI: www.commons.wikimedia.org / Kamahele 

SOSYAL MEDYA

DUYURULAR