Türkiye, 1961’de bir kitlesel göç anlaşmasına imza attı, biliniyor: Emek başlığı altında, yoksul ve çeşitli haksızlıklara uğramış, memlekette bir geleceği olamayacağını düşünen insanlar ihraç edildi. Mevzuata uygun bir ihracat kalemiydi bu. Ancak…
Ancak sadece üretimde tepe tepe kullanılacak bir emek gücü değil, Türkiye’nin “gizli tarihi” de ihraç edilmiş oldu. Özellikle de Almanya’ya…
İşte kitlesel göçün başladığı tarihten 65 yıl sonra Almanca içinde o gizli tarih ihracatı edebi tepkiler halinde “geri tepiyor”. Sonuçları itibariyle ve insan halleriyle görünür oluyor yani.
Kesin rakamlar bir türlü belirlenemiyor, resmi rakamlar görece 3 milyonun biraz üzerinde olduğu yönünde, ama genelde tahminler Federal Almanya’da 4-5 milyonluk bir nüfusun bir biçimde ve en azından kısmen köklerinin Türkiye’de olduğu şeklinde.
Böyle bir ortamda ve beşinci kuşağa geçerken çok ilginç gelişmeler yaşanıyor.
Örneğin Tahsim Durgun’un geçen yıl basılan ve şu sıralarda filme çekilme hazırlıkları yapılan kitabı “Mama, bitte lerne Deutsch” (Anne, lütfen Almanca öğren), etkili haber dergisi “Der Spiegel”in en çok satanlar listesinde haftalarca ilk sırada kaldı. Yazarı, henüz 30’una girmeden böyle yankı yaratabilen bir kitap yayımlamayı başardı. Kitap, bu yılın temmuz ayında, yani ilk yayınlandıktan bir buçuk yıl sonra 16’ıncı baskısını gerçekleştirdi.
Peynir ekmek gibi satılan bir kitap karşısındayız. En az 250 bin adet satabilmiş bir kitap oldu bu. Daha da ilgi sürüyor. Alman yayıncıların “Megaerfolg” dedikleri türden çok büyük bir başarı. Filmin çekimi bitip izleyici önüne çıktıktan sonra Tahsim Durgun’un yıldızı iyice parlayacaktır; bu, kesin.
Fakat bu sayılar normal aslında. Çünkü Durgun, bir sosyal medya fenomeni, özellikle de YouTube’da etkili… Türkiyeli Kürt ve Yezidi bir ailenin Almanya (Oldenburg) doğumlu gerçekten yetenekli oğlu, kitabı nedeniyle de o sosyal medyada kendisinden çok söz ettirmişti. Bir tür “influencer” olarak Alman toplumuna gerçekten ayar verici yayınlar yapıyor, özellikle genç kuşağın yoğun ilgisini çekiyor. Bunu kitabının baskı sayısından da anlayabiliyoruz.
Pek Türkçe bilmediğini yazıyor, bu arada özellikle Kürtçeyi son derece etkili kullandığını kitabında sık sık belirttiği annesiyle ve -herhalde- babasıyla Kürtçe konuştuğunu, ama buna rağmen o dilde de pek zayıf olduğunu itiraf ediyor. Kardeşleriyle ve dışarıda, medyada, gerçekten etkileyici bir Almanca kullanıyor. Programları bir de o nedenle çok “müşteri çekiyor” olmalıdır.
Alman edebiyatının çalışkan bir üyesiyle karşı karşıyayız. Almanca yazdığı ve konuştuğu, bunu da iyi yaptığı için bir “Alman yazardan” bile söz etmek mümkün. Pek yanlış olmaz. Diğer yandan, içinden şu ya da bu ölçekte Türkçe ve Türkiye de geçen bir göç şarkısı bu.
Kitapta Alman toplumuna karşı şükran ve bol bol da itiraz var. Yani hem borçlu hem de kendisine ve ailesine reva görülen aşağılamalar nedeniyle alacaklı olduğunu düşünen bir genç adamın iç dökümleri. Kitabın alt başlığı zaten “Kapalı bir topluma dahil olma çabamız” şeklinde. Öyle çevrilebilir, ama onu aşan göndermeleri de var bu alt başlığın.
Tahsim Durgun bir göçmen olarak içine doğduğu bu kapalı toplumun bir parçası olarak kabul görmek için harcadığı çabaları sıralıyor kitap boyunca. Ve bunu son derece işlek, çok hoş bir Almanca ile yapıyor.
ARAYA KONULAN MESAFE
“Anlatılmamış öykü” (Die unerzählte Geschichte) anne üzerine kurulu aslında. Başına buyruk, Almancası hep yetersiz ama son derece fedakâr bir anne profili bu. Kendi hayallerini çocuklarına kurban edebilmiş bir anne. Türkiye insanının yakından tanıdığı ve normal karşıladığı, dolayısıyla bir yanıyla toplumsal bir haksızlığın sürmesine böyle katkıda bulunduğu bir profil.
Fakat kitap bir sevgi duvarı olmaktan çok, bir aşağılanmalar dökümü olarak da görülebilir. Elbette bunlar haklı gözlemlere kaynaklık eden yaşanmışlıklar. Akıcı bir üslupla aktarılmış bu yaşam ayrıntılarının, acılı tanıklıkların, Türkiye ile araya büyük ve emperyal bir mesafe koymayı seçtiği için, belki de bu mesafe nedeniyle, önünün açıldığı düşünebilir.
Nasıl mı?
Şu, artık bir yasa: Almanya Avrupası’nda veya Avrupa Almanyası’nda, nasıl isterseniz öyle okuyabilirsiniz, eğer Türkiye kökenliyseniz ve ille etkili bir yerlere gelmek istiyorsanız, sadece Ankara’daki iktidara değil cumhuriyetin (“Türkiye 1923”) erken dönemlerinden itibaren aydınlanmacı parçalarına rağmen köklerinizin bulunduğu o ülkeyle araya bir set çekmeniz gerekiyor. Beğenir ve hak verirseniz, yani Türkiye Cumhuriyeti’ni bir “anomali” olarak kabul etmezseniz, tarihsel haklılığının altını çizerseniz, herhangi bir baskıyla karşılaşmayabilirsiniz belki, ama etkili bir yerlere gelmeniz, karar verici bir rol oynamanız hemen hemen imkânsızlaşır. Zaten damgalanırsınız. Bu set, yasaklarla kurulmaz, ama bir yerlerde önünüz tıkanır. Mevcut sistemi, hadi Alman kapitalizmi diyelim, temelinden sorgulayan eleştirel görüşlerle kilit noktalara çıkmanıza izin verilmez. Tekrar: Bu, elbette görünen bir baskıyla yapılmaz.
21’inci yüzyılın ilk çeyreğinde durum böyle.
O nedenle, kapitalist sistemi temelinden sorgulayan Türkiye ilericiliğinin de Batı Avrupa’da, özellikle Almanya’da adeta terbiye edildiğine tanık oluyoruz. Bu, 12 Eylül darbesinden sonra Federal Almanya’ya doluşan on binlerce ilericinin burada paramparça olmasıyla başlayan bir süreçti. 46 yıl sonra da gündemdedir, elbette bambaşka bir iklim içinde ve bambaşka araçlarla…
Tahsim Durgun’un kitabı, son dönemde yayımlanmış benzeri kitaplar gibi, kökleriyle araya giren dil duvarı nedeniyle ve ailesinin uğradığı haksızlıklardan hareketle, son tahlilde dil oyunlarıyla da süslü bir yaşam pratiği sunuyor.
Modern Almanlığın, liberal travmanın da etkisiyle bilhassa sosyal demokrat ve yeşil siyasette korkunç boyutlarda bir Türkiye cehaletini kışkırttığını söyleyebiliriz: Bunlara göre, Türkiye 1923’ten itibaren bir anomalidir ve o nedenle de bir cehennemdir. Bunun, 1961’teki işçi anlaşması sonrasında katmerlenen kitlesel emek göçüyle “maddesine kavuşan bir düşünce” halini aldığını söyleyebiliriz. Ortada maddi bir güç var yani.
İşin bir yanı bu.
BİLİNMEYEN BÖLGELERİN HARİTASI DA OLMAZ
Diğer yanı, Türkiye’nin sağ iktidarlarıyla hırpalanmış, hatta yerle bir edilmiş yoksulların maruz kaldığı ayakta kalma mücadelesi ve aile bağlarıdır. Özellikle kadınların verdiği müthiş mücadele… Bilinmeyen, haritası çıkarılmamış “ıssız coğrafyalar” bunlar. Hâlâ…
Hakkını vermek gerek: Genç kuşağın Almanya’da ve giderek zayıflayan aile bağlarının bulunduğu Türkiye’deki toplumsal/siyasal iklimle ilişkilerinin temel yönelimini Durgun’un kitabında da gözlemleyebiliyoruz. Ancak Alman ve/veya Avrupa kibrinin burada da, zaman ayarlı bir asit gibi, Tahsimlerin duygu ve bilgi dünyasının içini oyduğu çok açık. Yabancı kalmak istiyorlar.
Durgun, Almanların, daha doğrusu hali vakti yerinde “Bio-Almanların”, ki “Has Alman” veya “Beyaz Alman” da diyebiliriz, göçmenleri içermekte büyük güçlük çektiğini, kibrin buradaki farktan kaynaklandığını duyumsatıyor. Hatta Güner Yasemin Balcı’nın kitabı “Heimatland” (*) ile karşılaştırıldığında bütün olayın sınıfsal bir konumlanıştan kaynaklandığının farkında olduğu bile söylenebilir.
Annenin kendini kurban ederek aileyi ayakta tutabilmesi aslında fazla işlenmiyor. Ancak kitap bunun için yazılmış. Sıradan övgülerin sıralandığı bir kitap değil. Yazarının kıvrak zekâsını görünür kılan bir çalışma…
Bu kitabı “herkes için” yazdığını belirtiyor Durgun: Almanlar, “Kanak”lar (Türkçesi: aşağılık yabancı güruh), çirkin Jack-Wolfskin ceketleri giyen Almanca öğretmenleri, esrarcılar, hatta daha ağır uyuşturuculara bağımlı olanlar, boktan AfD’liler, bir ara neofaşist NPD’de olup da yönünü yitirmiş hisseden, aydın olma heveslileri, okuma yazma bilmeyenler “ve benim annem” için uyarıda bulunuyor: “Akşamları büro temizliği yapan, utangaç, ama dost canlısı, bir kadın. Benim anam.” Toplumda en fazla yardımcı oyuncu, hatta bilgisiz olarak algılanan bir kadın. (s. 13)
Ancak Durgun’un derdi sadece anne değil. Genç yazar, yaptığı işin boşuna olmadığını açıkça yazıyor: “Almanya’yı açıklamak istiyorsam, neden annem hakkında mı konuşuyorum? Eğer oğlu olarak ben yapmazsam, bunu Friedrich Merz gibi biri televizyondaki ‘hart aber fair’ programında yapar ki, annemi, aslında hepimizi bundan korumak istiyorum. Çünkü Almanya şu sırada insanı huzursuz eden bir parçalanmışlık içinde.” (s. 14)
Göze çarpan radikal bir siyasi kimliği yok Durgun’un. Ama 2013’te AfD (Almanya için Alternatif) kurulduğu anda çocuk duygularıyla bunu gülümseyerek karşıladığını belirtmeden geçememiş. Çok daha sonra bu güçlü duyguyu hissediyor: Yıllar sonra Alice Weidel’in parlamentoda başörtülü kızlar ve “diğer işe yaramazlar” üzerine kışkırtıcı konuşmasını duyduğunda…
Yabancılara “işe yaramaz sürü” zihniyetiyle bakanların bir toplumsal tabanı var ve bu, Tahsim Durgun kuşağını, diyelim 1995 doğumlular, çileden çıkarmaya yetiyor. Otobüs durağında ayçekirdeği “çitleyen” başörtülü kadın, anne, sonuçta AfD için geri gönderilmesi düşünülen bir yabancı. Oğlu ise AfD zihniyetinin kendisini “işe yaramaz, gereksiz” biri olarak gördüğünü biliyor. Gardını almak zorunda…
28 yıllık yaşamında tanıklıklarını, başından geçenleri kağıda döktüğünü belirten yazar, “kendi hakkımda, sosyalizasyonum, ailem, okul yaşamım ve kalbimdeki ülke, doğup büyüdüğüm ülke hakkında yazıyorum,” diyor ve burada açıkça Almanya’ya “ilan-ı aşk” ediyor. Almanya’yı, anne ve babasının sıfırdan başlayıp sevimli bir Kürt ailesi kurabildiği ülke olarak “ne kadar sevdiğini” sık sık hatırlatıyor. “Sıfırdan başlayan insanlar” bir kilit vurgu. Buna tekrar değineceğiz…
“ALMANYALILAR”, DÖNMEYECEKLER
Daha önemli bir şey var: Alman toplumu tarafından şu veya bu şekilde dışlanma, mükemmel Almancalarına (ki bu alanda zaman zaman bürokrasideki Almanların Almancalarını açıkça aşağıladıkları, en azından kafaya aldıkları sahnelere de çok tanık oluyoruz) bu insanlarda büyük yaralar açıyor. İlk iki kuşakta böyle değildi. Muhalif bile olsalar geldikleri ülke (diyelim Türkiye) bir dayanaktı, her zaman burada kapıyı çarpıp geri dönebilecekleri bir garantili yuvaydı. Ancak son 30-35 yıl ve Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı ağır sorunlar, kimlik çatışmaları, burada yepyeni bir kuşak yarattı. Türkiye yok madem, burasıyla iyi geçinmenin, bir muhalif olarak buraya tutunmanın ve hayatta kalabilmenin yolunu bulmaları gerekiyor. Böyle düşünenler çoğunluktadır artık. Türkiye çerçevenin dışında kalmıştır.
Tutar mı?
Almanya sığınılacak bir ülke mi gerçekten? Ağır bir silahlanma stresi içinde yol arayan, sanayide yaşadığı travmayı aşmaya çalışan, siyasi iktidara da savaşa meraklı kadroların yapıştığı bir ülke. Avrupa’nın hegemon ülkesi: Bu ülkeye nasıl entegre olacaksınız? Neler yapmanız gerekiyor? En önemlisi: Bu entegrasyonun fiyatı nedir?
“Deutschland zu überleben!” (Almanya’da hayatta kalmak!) (s. 23) nasıl bir açmazla karşı karşıya kaldığını gösteriyor Tahsimlerin. Bu ülkede milyonlarca Tahsim yaşıyor. Nüfusun neredeyse üçte birinin göç arka planına sahip olduğu bilimsel bir bulgu artık. İstatistiklere girdi. Burada doğmuş, yerli Almanlara (Bio-Alman) benzemeyen, benzemek de istemeyen, ama onlar sayesinde bir biçimde özgün yetenekleriyle spordan sanata, bilimden siyasete büyük çıkışlar gerçekleştirebilmiş genç insanlar, sahneyi belirliyor… Bunlar, Almanya’ya hep çok şey borçlu olduklarını düşünüyorlar. Almanya’nın kendilerine çok daha fazla şeyi, hatta neredeyse her şeyi borçlu olduğunun pek farkında değiller. Bu ikinci durumun farkında olsalar ve bunu dillendirseler, böyle bir bilgi onları siyaseten çok farklı bir köşeye iter kuşkusuz. Ancak o zaman da her şeylerini yitirebilirler. Böyle gizli bir korkuları var.
Neyse, bu da çok geniş başka bir konu.
Türkiye anıları kötü ve bu, muhtemelen bir meşrulaştırma mekanizmasının sonucu: Yezidi Kürtleri zaten marjinalleştirilmiş bir grup içindeki grup (s. 27) olarak tanımlayan Durgun, kitabında anne ve babasını “Yezidi nefretine en çok maruz kalmış olanlardı” diye hatırlatırken, bu ailenin Türkiye’den Almanya’ya ihraç edilen bir gizli tarihin de parçası olduğunu kayda geçmiş olmuyor mu? Öyledir…
Kitapta anlatılıyor: Yıllarca yaşadıkları Oldenburg’un yoksullar mahallesi, rengârenk yüksek apartmanlardan oluşuyor. Yoksul ailelerin çoğunluğu sosyal yardımlarla geçinen yoksul ailelerinin mahallesi. Mahalle sakinlerinin çoğu Türk, Kürt, Rus ve Araplardan oluşuyor. “Burada Beyaz Alman hemen hemen hiç yoktu” (s. 44) diye yazan Durgun, bu zorunlu komşuluğun Berlin’de alınan siyasi kararların bir sonucu olduğuna dikkat çekiyor. Acı bir saptama bu: “Burada çöpler ince ince ayrıştırılmıyordu, tersine hepimiz bir yana atılmış ve kendi halimize bırakılmıştık.” (s. 44) Renkli, kabul. Ancak “Beyaz Almanların” veya Bio-Almanların hayatından çok farklı bir renkti buradakiler. Tahsim Durgun, bu blok apartmanların kendilerini koruduğunun düşünülebileceğini, ancak asıl bu blokların Beyaz Almanları kendilerinden koruduğuna işaret ediyor. (s. 45)
Çocuk yaştan itibaren son derece katı bir sınıf farkını, elbette Hint kast sistemi kadar açık değil, ama yine de bir kast sistemini yaşıyordu bu insanlar. Bugün de durum çok farklı değildir. Yoksullar kendi aralarında yaşıyorlar. Tahsim Durgun, yoksullarla “müreffeh Almanlar” arasında 5 dakikalık bir ara bölge uzandığını yazıyor. Gözlemi acımasız:
“Buna rağmen bir başka dünyada yaşıyorduk, içinde bu bahçelerin ve yeni evlerin olmadığı, sadece dökülen blok apartmanların ve büyük bir çayırın olduğu bir dünyaydı. Tuhaf değil mi, parası olan insanlarla parasız insanların birbirinden sadece yayan 5 dakikalık bir mesafeyle yaşıyor olmaları?” (s. 51)
“GÖRÜNÜR” OLMAYA BAŞLAYANLAR
Tabii kuşaktan kuşağa değişen genç kahramanları, “mesihleri” de oluyor bu insanların. Nitekim paçayı kurtarıp köşeyi dönen kahramanlardan biri de “rapçi” Azad’dır. Azad, bu çarpıklığı ve “prekarya şiddetini” çocuk yaştan itibaren derisinde hisseden Tahsimler için bir “yırtma” şansı, “yırtan” bir kimlikti. Kumlu inşaat iskelelerinin gölgesinde büyüyenlerin, itilmişlerin, bu bölgeyi arkada bırakabileceklerini gösteren bir kanıttı. Bir başka şey daha: Azad ve benzerleri yoksul ve Kürt olmanın normal ve hatta “cool” bir hal olduğunu gösteren önemdeydi: “Artık Mardin veya Urfa’dan gelen Türkler değil, Kürtlerdi. Görünmez olmaktan çıkıyorlardı. (s. 55-57)
Ayrıştırma başarılmıştır. Bütünlüklü bir tehlike olmaktan çıkarıldıklarını itiraf ediyor bu kitap ve yazarı. Kim için tehlikeli? Bu sorunun yanıtı belli.
Peki, ya bir türlü Almanca öğrenemeyen, günlük hayatta ve kamu dairelerinde bu nedenle sık sık aşağılanan (s. 98-101, 115), ama Kürtçeyi özellikle çocuklarının ve akrabalarının karşısında bir şair inceliğiyle kullanan anne neler yaşıyordu? “Kim bana Almanca öğretecekti oğlum, şu yemek masası mı?” (s. 191) diye bu alandaki eksikliğini ve nedenini mükemmel bir şekilde özetleyebilen anne hakkında, güzel Almancasıyla yazar oğlunun gözlemleri:
“Annem, inşaat iskeleleri bölgesindeki kadın şair, bana dünyayı mecazlarla, kıyaslarla ve simgelerle açıklayan annem, süpermarkette kendini savunamamıştı. Ama sözcükleri anlamasa da, mesaj, o acı kendisine ulaşmıştı. Bugün bazen düşünüyorum da, alıcının hangi dili konuştuğunun bir önemi yok, çünkü acının belli bir grameri yok, acıyı konuşuyoruz hepimiz.” (s. 64)
Anadilini giderek unutan ve böylece annesiyle arasındaki özel bağın zayıfladığını düşünen oğul, yaşadıkları aşağılanmalara rağmen Almanya’nın bir parçası olduklarını savunmakta ısrarlıdır. Türkiye’nin ücra bir köyünde Almanya’da bir hayat kurabileceklerini düşünen aile, özellikle anne, bu kurtarıcı ülkeye gelişlerini anlatıyor: “İnsanlar anlatıyordu işte Almanya’da Kürtler ve hatta Yezidiler için de iş var, diye. Kendi dillerini korkmadan konuşabiliyorlar. O zaman geldik ve iyi de oldu.” (s. 193)
Geldiler gerçekten de. Üçüncü kuşakta Alman çoğunluk toplumuyla aralarındaki ilişkide, “Artık birbirimizsiz yapamıyorduk ve siyasal veya toplumsal hiçbir güç bunu bizden alamıyordu” duygusunun yerleştiğini yazıyor Tahsim Durgun. Bu duygularından sadece iki yıl sonra AfD’nin kurulduğunu da.
Bugüne bakalım: Kökleri Türkiye’de olan ve buradaki yaşamlarında giderek azalsa da Türkçenin tınıları dolaşan bir dünyanın genç insanları, neredeyse her hafta birkaç kitap yayımlıyor. Almanca için yeni bir kaynak ortaya çıkıyor. Romanlar, anlatılar, hatta şiirler, bu arada “kurgu dışı” kitaplar… Tahsim Durgun’un kitabı, anlatı ile kurgu dışı arası bir çalışma. Türkiye bağlantılı ve Almanca yazan, konuk geldiği bu toplumda maruz kaldığı haksızlıkları konu alan yazarlar bunlar. Fakat aydınlanmacı da olsa Cumhuriyet Türkiyesi ile aralarına başından itibaren mesafe koymayı “bilen” ve oradan bu kapalı topluma giriş yapabileceğini düşünen yeni bir yazar kuşağı… Birkaç örnek mi? Şöyle: Güner Yasemin Balcı, Deniz Utlu, Deniz Ohle, İmran Ayata, Şeyda Kurt, Mely Kiyak, Hatice Akyün, Fatma Aydemir, hatta Feridun Zaimoğlu, Zafer Şenocak, Canan Topçu, Karin Yeşilada… Neredeyse yüzlerce… Bu insanlar genelde kurgu türünde yazıyorlar. 1970’lerde bu yola giren az sayıdaki “eskileri”, Aras Örenleri, Emine Sevgi Özdamarları ise saymıyoruz bile. O yol açıcılar bambaşka bir dünyayı anlatıyordu.
Artık 1970’lerden yarım asır uzakta ve bugün çok başka bir yerdeyiz. Mekân altüst olmuştur.
Tahsim Durgun ve yüz binlerce satan kitabı, şöyle özetlenebilir: Bu yeni kuşağın ortak özelliği, hırslı olması. Alman çoğunluk toplumunca zaman zaman aşağılanıyorlar belki, fakat Almanya’nın bir parçası oldukları kanısındalar ve Türkiye’nin sadece gerici iktidarlarıyla değil, ne acıdır ki, ilericiliğiyle de aralarına büyük mesafe koyuyorlar. Türkiye, mükemmel kullandıkları Almancayla yazdıkları yapıtlarda bir tür travma, aşırı kolay bir “anomali”…
Böyle kabul göreceklerini mi düşünüyorlar?
Galiba asıl trajedi orada. Bu trajediyi de gözden geçirmek için güzel bir vesile “Mama, bitte lerne Deutsch”…
OSMAN ÇUTSAY – FRANKFURT
GÖRSEL: ÖMER YAPRAKKIRAN
(*) https://yenikultur.de/emek-ve-gizli-tarih-ihraci-tartisilmaksizin-ovulen-bir-kitap/
