Ben Shahn Almanya’da da, Avrupa’nın geri kalanında da çok tanınmış bir sanatçı değildi. 1954’te Venedik Bienali’nde çok sayıda eseri sergilenmiş ve 1962’de Amsterdam, Brüksel, Viyana ve Roma’da kapsamlı bir karma sergi düzenlenmiş olsa da, Almanya bu etkinliklerin dışında kalmıştı.
1962’de Baden-Baden’deki Kunsthalle’de sadece grafik çalışmalarının bir kısmı sergilenmişti. Ancak diğer Avrupa ülkelerinde de yapıtlarına derin bir ilgi saptanmış değildir. Bunun sebebi ise sadece sanatının oluştuğu 1930’lu yıllarda dünyadaki siyasi olaylar değildi. Gerçekten son derece kendine özgü bir sanatçıydı Ben Shahn. Dolayısıyla kendine özgü herkes ve her olay gibi, onun da hemen ve geniş tabanlı bir kabul görmemesi doğaldı.
Onun özgünlüğü, insani ve sanatsal adanmışlığının derinliğinde ve kendine has niteliğinde yatar. Amerika ve Avrupa’da da zaman zaman özellikle siyasi tarihteki felaket boyutlarındaki çöküşlere (faşizm, 1929 ekonomik krizi gibi) sanatın tavrını koymasından dolayı “angaje sanat” tanımı yapılmıştır. Böylesi bir durum nerede yaşanırsa yaşansın, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Alman sanatçılar George Grosz ve Otto Dix ile İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Renato Guttuso çevresindeki İtalyan sanatçılar ya da André Fougeron ve Édouard Pignon çevresindeki Fransız ressamlarda rastlandığı gibi, sanat, çok çabuk bir biçimde siyasetin o anki etkisine girmiştir.

Toplumsal mutluluk dogmalarının mücadelesinde sanatsal angajman (bağımlı sanat), ancak insani değerler çerçevesinde gerçekleştirilebilir. Bunlar metafizik alana girmeden bizzat gerçekliğin kendisine uygulandığı takdirde oluşur. Ben Shahn’ın duruşu da budur. Bu duruş, zulüm görenlere ve ezilenlere duyulan sevgi ile insanlara reva görülen gündelik onur kırıcı muamelelere dair kaygıdan beslenen temel bir dürtüyle harekete geçen, her şeyi kucaklayıcı bir insan topluluğu vizyonundan güç alır.
AMERİKA’YA GÖÇ
Litvanyalı fakir bir marangozun oğlu olarak 1906’da Amerika’ya göç eden sanatçının eserleri, gerçekliğin algılanış biçimi, içinde gizli bir efsanenin yansımasını sağlayan, kendine özgü bir derinlik kazandı. Ancak bunu keşfedebilmek için, canlı gerçekliğe, olaylar ve nesnelere bakmak, vazgeçilmez bir şarttı! Böylece sanatçı, siyasi angajmanın içinde evrensel, efsanevi imgeler bulmayı başardı.
İsa’nın çarmığa gerildiği dönem gibi büyük insani kararların alındığı bir dönemde yaşamayı her zaman ne kadar arzuladığını ve Sacco ile Vanzetti’nin kaderinde, tam da böyle bir dönemde yaşadığının farkına vardığını anlatır. Bu dönemde ezilenlerin ve aşağılananların tarafını tutmak, ona bir sanatçı olarak en doğal bir görev gibi görünüyordu. 1927’de cinayet suçlamasıyla idam edilen iki anarşist sendikacı Sacco ile Vanzetti’nin hikâyesini konu alan tempera resim serisini bu dönemde gerçekleştirdi. Amerika’daki sol kesim, bu iki insanı acımasız ve ikiyüzlü bir sınıf adaletinin şehitleri olarak görmüştü.
Ben Shahn’ın eleştirel, sanatsal gözlem arzusu, kendisini çevreleyen gerçekliğe doğrudan ve dolambaçsız bir şekilde yönelmişti. Sözü geçen gerçeklik, acı dolu, yoksul, acımasız, ancak ağır sosyal mücadelelerinde merhamet için çaba gösteren Amerika’nın gerçekliğiydi.
Ben Shahn edebî açıdan Émile Zola’nın toplumsal eleştirisinden besleniyordu, görsel sanatlarda ise Daumier, Millet ve Steinlen’in etkisini taşıyan bir gerçekçilik anlayışını benimsemişti. Bu anlayış, gerçekliği tüm çıplaklığıyla kaydederken, idealist sapmalara yer vermeksizin doğrudan güncel gerçekliğe odaklanıyor ve böylece Amerikan toplumsal dokusunun karanlık yönlerini de açığa çıkarmış oluyordu.
Basın ve medya, doğası gereği büyük şehirlerin yoksul varoşlarında çekilen acıları ve gündelik yaşam gerçekliğini kayda almasını gerektiriyordu. O dönemde, Amerikan edebiyatının büyük gerçekçileri de aynı çevreden çıkmıştı. Bu yazarlar, kapitalizmin acımasız kâr ve iş dünyasına karşı mücadele eden Amerikan kültürel ikliminin oluşmasında önemli bir rol oynadılar.
Çeşitli sanatçılar ve özellikle edebiyatçılardan oluşan bu ilk “avant-garde” grup, siyasi olarak solda yer alıyordu. Bu çevreden, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce ilk sosyalist hiciv dergisi “The Masses” (Kitleler) doğdu. Dergi yeni, tavizsiz gerçekçi ve hiciv açısından keskin gerçekçilik akımı için etkili bir platform oluşturdu.
1926’dan itibaren John Dos Passos, ilk derginin toplumsal eleştirel ve sosyalist amaçlarını bilinçli bir şekilde sürdürerek “The New Masses”i yayımladı. Dergide yeni bir illüstrasyon tarzı da ortaya çıkmıştı: Saldırgan, keskin ve çizgisel bir anlatım tarzı. Bu tarz, Fransız toplumsal eleştiri yanlısı çizerlerin, “Simplicissimus” dergisi çizerlerinin ve özellikle de George Grosz’un bazı biçimsel öğretilerini benimsemiş, ancak bunları Amerikanlaştırmış, yani sertleştirmiş ve naif ama sarsıcı bir etki biçimine indirgeyen saldırgan, sivri dilli ve grafiksel anlatımlı bir röportaj üslubu oluşturmuştu.
AMERİKAN UNSURLARI ÖN PLANDA
Eleştirel bakış, dolaysız gerçekliğe yöneldiğinden, doğal olarak Amerikan unsurları ön plana çıktı. Tam da bu çevrelerde, şovenist özelliklerden pek de arınmamış ve gerek Avrupa’ya gerekse onun kültürel üstünlüğüne karşı pek çok, çoğu zaman da oldukça ağır hakaretler içeren belirgin bir “Amerikanizm” oluştu.
Ben Shahn’ın yapıtlarında, görme ve algılama biçimi, deneyimlenen ve tanıklık edilen her şeyi kendine has, şiirsel bir mesafeye —bir efsane âlemine— taşımaktadır. İçinden geçtiği gerçekliğin olaylarından ve orada karşılaştığı yazgılardan, gizli bir ahlaki ders çıkaran bir tür masal şekillenmektedir. Shahn, ahlaki açıdan şu basit kurala bağlı kalır: Ezilen, ezenden her zaman daha insancıldır.
Derin bir etkileyiciliğe ve efsanevi bir niteliğe yönelen bu eğilim, Sacco ve Vanzetti’nin kaderi ile onların bir devlet mahkemesi (taraflılığı ressamı derinden sarsan bir yargıdır) karşısındaki yalnızlıklarını konu alan 1931/32 tarihli ilk dizide açıkça görülmektedir. Sanatçı, bu çağdaş olayda evrensel bir anlam keşfetmektedir ve bu anlam, insanın sonsuza dek tekrarlanan bir çarmıha gerilme sahnesiyle karşılaştırılabilir.
“Ecce homo”nun (İşte İnsan) eski imgesi, her iki kurbanın resimlerinin yer aldığı sahnelerin ardında defalarca beliriyor. Ardından 1932/33’te, zulüm gören işçi lideri Tom Mooney’e karşı açılan davayı konu alan 15 guaj resimden oluşan seri geliyor. Yine egemen sınıf adaletinin adaletsizliğine karşı duygusal suçlamalar değil, kurbanın insani ıstırabını konu alan sessiz resimlerdir bunlar. Sacco ve Vanzetti’yi konu alan resim dizisi, bütünüyle bu mahkûmların ve mahkeme sürecinin basın fotoğraflarına dayanıyor: Ressam, o kayıt altına alınmış gerçekliğin içindeki efsanevi niteliği keşfedene dek bu görüntüleri defalarca ve en ince ayrıntısına kadar incelemiş, ardından da onları resmetmiştir. Bu süreç, belgesel niteliğindeki doğruluğu korurken, anlatıya kendine has bir yücelik kazandırıyor.
Örneğin, “ayakkabıcı ile balık satıcısı”nın tasviri, tıpkı 1931-1932 yıllarına ait orijinal guaj serisinde olduğu gibi, ustaca ve son derece keskin bir şekilde yapılmıştır. Figürlerdeki deformasyon (Sacco ve Vanzetti’nin cılız bedenlerine kıyasla dev boyutlarda görünen başları) kaçınılmaz ve derinden hissedilen bir etki yaratıyor.
12 Eylül 1898’de Litvanya’da doğan, 14 Mart 1969’da New York’ta ölen Ben Shahn için, tam da basit ve sıradanlıklarında yalnız kalmış nesneler tamamen kendine özgü bir şiirsel nitelik kazanıyor: “Sosyal gerçekçilik” çerçevesinde ürettiği belirtilen sanatçının sanatı, nesneler dünyasının gizli anlamlarına ve belirsizliklerine odaklanmıyor, daha çok nesnelerin teselliye yönelmesine odaklanıyor. En sıradan nesneyi bile efsanevi bir havayla çevreliyor.
ÖMER YAPRAKKIRAN
KAPAK GÖRSELİ: Ömer Yaprakkıran
KAYNAK: Ben Shahn Graphik, Insel Verlag, Frankfurt am Main 1964.
RESİM: https://www.wikiart.org/de/ben-shahn/sacco-and-vanzetti-1932
