Uzun yıllardır yaşadığı Frankfurt’ta yaşamını taksicilik yaparak sürdüren, ama bu arada edebiyat üretmeyi ihmal etmeyen Selçuk Ülger, yeni kitabı “Yetmiş Yıllık Bekleyiş”in kaynaklandığı mekânla ve o mekânın insanlarıyla ilgili sorularımızı yanıtladı.
Yazar Ülger, ilginç gözlemlerini, izlenimlerini ve beklentilerini anlattı.
– Yeni kitabınız “Yetmiş Yıllık Bekleyiş” ilk bakışta, “yazmasam deli olacaktım” diyen Sait Faik’in aldığı soluğu andırıyor. Onun adası veya İstanbul’u vardı, sizin yaşadığınız adanın/denizin adı ise galiba Almanya ve özellikle Frankfurt. Sizi günlük hayat içindeki gözlemlerinizi, tanıklıklarınızı mutlaka öyküleştirmeye iten şeyler nelerdir, hiç düşündünüz mü? Bu “itkinin” kökenini nerede aramalıyız?
SELÇUK ÜLGER – Öncelikle Sait Faik’i saygıyla anarak başlıyorum yanıtıma. Edebiyattan uzaklaşmışlık kaygısına kapıldığım anlarda koşup öykülerine sığındığım büyük dil ustamızdır Sait Faik. Yeni kitabımda onun soluğunu duyumsamanız benim için onur verici.

Dünyanın hangi köşesinde yaşarsak yaşayalım, insana özgü hallerin tamamının, bütün insanlarda olanca çeşitliliğiyle mevcut olduğuna tanık oluyoruz. Bu nesnel gerçeğin ışığı altında, elimizdeki edebiyat büyütecini etrafımızdaki insanlara birazcık yaklaştırdığımızda, anlatmaya değer yığınla tanıklık çıkıyor ortaya. Edebi değer taşıdığını düşündüğümüz bazı tanıklıkların belleğimizden silinip gitmesine gönlümüz razı gelmiyor. İşte bu “razı gelemeyişlik” duygusu, o özgün insan hallerini kalıcı kılma isteğiyle dolduruyor insanı. Kalıcı kılmanın en yaygın yolu ise elimize kağıdı kalemi alıp yazmak. Fakat, “yazmak” sadece istemekle olacak bir eylem değil kuşkusuz. Onca yaşanmışlığın içinden öyküye dönüşebilecek olanı sezgilerimizin yardımıyla seçmek, onu sabırla yoğurup okunur hale getirmek, edebiyatla uzun süren bir yolculuğun sonucunda oluşuyor.
Yazdığımız dilin sırlarını merak etmiyorsak, kitaplarla yoğun bir iç içeliğimiz yoksa, daha da önemlisi, edebiyat yaşamımızın önemli bir parçası değilse, okunur nitelikte metinler yaratmamız olanaksız.
Beni anılar, öyküler yazmaya götüren şey, yine “edebiyatın” kendisi oldu. Nitelikli yapıtları okudukça, olaylara, insan ilişkilerine bakışım farkında olmadan değişti. Zaman içinde sanki üçüncü bir göz açtı edebiyat bende. Sanat gözü! Bendeki “yazma itkisi”nin kökeninin, yine edebiyatın etkileyici ve dönüştürücü gücünden geldiğini rahatlıkla söyleyebilim.

FRANKFURT’TAKİ FAKİR BAYKURT
– Yazdığınız ya da yayımlattığınız ilk edebi metninize sizi götüren bir yol olmalı. Nasıl bir yoldu bu?
SELÇUK ÜLGER – Edebiyat tanrısının bana büyük armağanları oldu. Daha lise yıllarımda “yasaklı” bir romanını (Tırpan) gizlice okuyup çarpıldığım Fakir Baykurt bunlardan biridir. Doksanlı yıllarda yolumuz Frankfurt’ta kesişti büyük yazarımızla. Romanlarına, öykülerine duyduğum sevgime tanık olunca dostluğunu, öğretmenliğini hiç esirgemedi benden. Evimize sıkça konuk oldu. Son romanı Eşekli Kütüphaneci’nin düzeltimlerini evimizde yapmıştı. Çokça sorup çokça öğrendim ondan. Bazen taksime bindirir, Ahmet Haşim’in de bir zamanlar geçtiği Taunus ormanlarında gezdirirdim onu. “Haşim’in ‘Frankfurt Seyahatnamesi’ne yetişemedim ama canım yazarım Fakir Baykurt’un Eşekli Kütüphaneci’sine yetiştim şükür!” diye arada coşardım direksiyonda. Gözleri dolardı. Dolaşırken ilginç taksi anılarımı da anlatırdım bazen ona. Dikkatle dinlerdi. Bir gün, “Taksine öyküler yağıyor yağmasına da, elinin altında defterin, kalemin hani abim?” dedi. Önce şaka yapıyor sandım. Baktım ciddi: “Ben bu anlattığın öykülerin çeyreğini avlamak için bazen çıkıp çarşıda, pazarda saatlerce dolaşıyorum. Otobüslerde, trenlerde sağımı solumu izliyor, acaba çıkınıma bir öykülük malzeme koyabilir miyim diye etrafıma kulak kabartıyor, notlar alıyorum. Oysa, öyküler senin ayağına kendiliğinden geliyor. Yazmazsan unutursun. Ne demiş atalarımız: Âlim unutmuş kalem unutmamış! Bana şu anlatıklarını, benzer anılarını durma hemen not al, o birikenler günü gelince kendini yazdırır.”
İşte o yıllarda, çantamda, taksimin torpido gözünde küçük defterler taşımaya başladım. Gözlemlediğim ilginç olayları, bazı müşterilerimle yaşadığım anıları, taksi duraklarındaki uzun bekleyişlerimde usul usul işledim defterime. Zaman içinde okuduğum kitaplar çoğalıp çeşitlendikçe, tuttuğum dağınık notların gözümdeki sıradanlığı da şekil değiştirmeye başladı. Değersiz bulduğum, “Kimi ilgilendirir ki bunlar?” dediğim anılarımı not defterlerimdeki tutsaklığından kurtarıp usul usul temize çekmeye başladım. (Bitmiş bir yazımı Fakir Hoca’ya okuyamadan onu yitirmek içimde hep acıdır.)
Edebiyat tanrısı tam o dönemlerde bir kez daha devreye girdi. Bu kez şair Metin Demirtaş’ın önce şiirleriyle sonra kendisiyle tanışıp dost oldum. Mektuplaşmaya başladık. 1968 kuşağının iyi şairlerindendi. Güzel el yazısıyla Antalya’dan yolladığı uzun mektuplarının her biri birer okul gibiydi. Onun yüreklendirmesiyle ilk yazım, 2005’te Ankara’da Edebiyatçılar Derneği tarafından yayınlanan “Evrenle Ölç Kendini” kitabında yer buldu. Birçok tanınmış yazar ve şairin arasında olmak çok sevindirmişti beni. Bu kitap, dünyaca ünlü Macar şair Attila Jozsef’in 100’üncü doğum günü anısına hazırlanmıştı. Taksime binen bir Macar müşterimle, içinden bu sevdiğim şairin adının ve şiirlerin geçtiği bir sohbetin nasıl bir dostluğa evrilişini anlatmıştım.
Benzer yazılarımı başka dergilere de yollamaya başladım. Yine, İstanbul’da yayınlanan Evrensel Kültür – Edebiyat dergisinin birkaç sayısında adımın kapaktan verildiğini gördüğümde çok sevinmiştim. Sonrasında uzun zaman, yazar Ahmet Yıldız’ın yönettiği “Gerçek Edebiyat” sitesinde yayınlandı yazılarım.Yani yazma serüvenim, Fakir Baykurt’un taksimin ön koltuğundan verdiği bir öğütle ve şair Metin Demirtaş’ın büyük desteğiyle başladı. Her ikisi de yıllar önce sonsuzluğa göçtüler, onları çok özlüyorum.
ÇOK ÜLKELİ ALMANYA
– Kitabınızda ve öykülerinizde aynı dünyanın içinde birbiriyle bağlantılı dünyalar var. Sınır yok gibi. Birçok dünya veya âlem iç içe geçmiş ve ortaya ilginç bir tablo çıkıyor. Bunları Türk edebiyatındaki “memleket gerçekçilerinin” açtığı anlatım ve dil izleklerinden güç alarak yaptığınızı söyleme hakkımız var. Ancak onların köyden hareketle kurdukları dilin çok ötesinde bir yerdesiniz. Sonuçta memleket gerçekçilerinden neredeyse bir asır sonra ve bir gelişmiş sanayi ülkesinde yaşıyor ve çalışıyorsunuz. Mekân çok farklı yani. Bu yolun ne gibi zorlukları ve kolaylıkları var?
SELÇUK ÜLGER – Saptamalarınızın doğruluğu salt kitabımın içeriği için değil, Almanya’nın bugünkü görünümü için de geçerli aslında. Dizginleyemediği kitlesel göçlerle, özellikle son yıllarda “içinde birçok ülkeyi barındıran bir ülke” durumuna geldi Almanya. O sözünü ettiğiniz sınırsızlık ve âlemlerin iç içe geçmişliği, yaşadığımız “mekânın” nesnel gerçekliği çoktandır. Frankfurt sokaklarına kısaca göz atmak bile bu gerçeği görmek için yeterli. Bu pahalı kentte yaşam savaşı verenlerin yarısına yakını göçmen kökenli. Yani, birbirine uzak dillerin, akraba olmayan kültürlerin, Alman kültür zemini üstündeki deviniminden doğan ilginç bir çeşitliliğin içinde yaşıyoruz. Böyle bir mekânda kurulan dostluklara, yaşanılan anılara, yazdığımız öykülere sınır çizmek kolay değil.
Dil ve anlatım konusundaki gözleminize gelirsek… Kasabayı andıran bir bozkır ilçesinde doğup büyüdüm. Hiçbir evde kitaplık göremezdiniz. Okulda öğrendiklerimizle sınırlıydı bilgimiz. Fakat, o dönemin orta ve lise eğitimi bugünkü eğitimle kıyaslanamayacak denli iyiydi. Özellikle Türkçe ve edebiyat kitapları çok güzel hazırlanmıştı. Daha lise birinci sınıftayken, divan edebiyatı dahil, Dağlarca’dan Necatigil’e, Faruk Nafiz’ten Külebi’ye kadar birçok şairimizin şiirlerini ezbere bilirdik. Sanırım bizi anlattıkları, yoksunluk içindeki yaşamlarımıza dokundukları için “memleket gerçeklerini” işleyen yazarlarımıza, şairlerimize kendimizi çok yakın bulurduk. Memleket gerçeklerini işleyen bu “yerli edebiyatın” şair ve yazarları, hem yalın dilleriyle hem biçemleriyle biz kırsal çocuklarına edebiyatı sevdirdi diyebilirim. Onlardaki dil bilincine, anlaşılırlığa, işledikleri yakıcı konuların sarsıcılığına, bir bozkır çocuğu olarak hep hayran kalmışımdır.

Köy enstitülerinin yetiştirdiği büyük yazarlarımızın daha ayrı bir yeri vardır yüreğimde. Hiçbir sözlükte rastlamadığımız büyülü kelimelerin, yöresel deyimlerin harcıyla yarattıkları sağlam yapıtlarını hâlâ döne döne okurum. Bu sözünü ettiğim yazarlar dilimi törpülemiştir; yazı dilimdeki etkileri çok belirgindir. Konuşurken de farkında olmadan birçok deyim ve atasözü kullanırım.
Rüzgârına kattığı her şeyi hızla etkisine alan, yabancılaştıran, yozlaştıran bir “endüstriyel gelişmişlik” aslında içine düştüğümüz. Buna rağmen, her türlü çürümeye inatla direnen, verdiği yaşam kavgasının zorluğu altında umudunu, mutluluk arayışını hep diri tutan “dijital çağ”ın bozamadığı insanları, bozkırlardan taşıyıp getirdiğim bir dille anlatmak hoşuma gidiyor. İnsanın yazı dili de, zaman içinde kendi sesi, kendi şivesi gibi oluyor.
Almanya’nın gri göğü altından devşirilen “gelişmiş ülke” insanlarının öykülerine daha yakışan yeni bir “dil ve biçem” gerekli belki de. Ama ben “edebiyat yapma” kaygısından uzak bir ruh haliyle oturuyorum yazmaya. Sohbet masasında anlatır gibi kağıda dökmek daha kolay geliyor bana…
YEDİ CANLI DİL: TÜRKÇE
– Aslında Frankfurtlusunuz. Burada bir ömür geçirdiniz. Yani Türkiye’den çok Almanya’da yaşadınız. Buradaki Türkçenin sizce nasıl bir tarihi var veya olmalı? Bu Türkçenin neden gerekli olduğunu “Bio-Almanlara” ve Türklere nasıl anlatılabileceğini düşünüyorsunuz?
SELÇUK ÜLGER – İşçi göçüyle gelen insanlarımızın salt yaşam biçimleri, davranışları değil, getirdikleri anadilleri de ister istemez değişti, yeniden şekillendi. Bu normal. Dilinizi uzak bir ülkede on yıllarca diri tutmak güç iş. Fakat, Türkçe dünyadaki az sayıdaki şanslı dillerden biri. Tarihin binlerce yıllık akışı içinde devlet dili olmayı başarmış, güçlü bir edebiyat yaratmış. Yalnız edebiyatıyla değil, -birçok insanın düşündüğünün aksine- bilim ve felsefe diline uygunlukta da Batı dillerinden geri kalmayan bir anlatım varsıllığı var. Yüz altmışa yakın ekiyle, yeni kelimeler türetme yeteneğiyle, eşsiz deyimleriyle anlatıklarımızı beyinlerde hızla somutlaştıran hünerli bir dil. İşte bu yüzden Türkçe, nereye göçerse göçsün, gittiği ülkelerin dilleri karşısında kesinlikle beyaz bayrak çekmiyor. Türkçe yedi canlı bir dil.
Göçmen yurttaşlarımızın göstereceği bir parça çaba ve özenle, kendini Almanya’da hep var edecek Türkçe. Dilimizin içini dışını incelemiş Avrupalı önemli dilbilimcilerin saptamaları da bu yönde.
Fakat, en çok konuşulan ikinci anadili olmasına rağmen, Türkçenin Almanya’da kendine hak ettiği yeri bulamaması şaşırtıcı. Türkçenin etki alanının genişlemesinden çok tedirgin olan, hatta korkan ciddi bir kesim var Almanya’da. Bütün dünyada etnikçiliği, mezhepçiliği yıllardır büyük bir iştahla destekleyen, azınlık dillerini korumak ve yaşatmak için maddi manevi her türlü desteği vermeyi devlet politikası haline getiren Almanya, kendi topraklarında milyonların konuştuğu bir “devlet ve edebiyat dilini” okul müfredatına haftada bir- iki saatlik “yabancı dil” olarak bile almıyor. (Burada “eğitim dili” ya da ikinci “resmi dil” olmasından bahsetmiyorum, yanlış anlaşılmasın.)
Almanya’da doğan, iki dille büyüyen ve okulda bu sayıyı üç hatta dört dile çıkartan nitelikli gençlerimizin, Almanya’nın yazınsal ve sanatsal üretim sürecine yakın gelecekte Türkçeyi de ustaca ulayacaklarını düşünüyorum. Türkçe, Uzak Asya’nın geniş kültür coğrafyasına uzanan derin kökleri olan ve insan sıcaklığını iyi ileten bir dil. Yeri geldiğinde Almancaya yeni kelimeler, deyimler kazandıracak denli varsıl. Almanlar da aslında bu gerçeğin farkındalar. Türkçeye biraz da bu yüzden mesafeliler bence. Ama dünyadaki bütün diller yakınlaştığı, iç içe yaşadığı milletlerin diliyle zaman içinde etkileşime geçer. Bu korkulacak bir şey değil aslında. Çünkü dünyanın hiçbir yerinde “saf” bir dil yok.
Türkçenin Almanya’da yaygın bir ikinci anadil olarak varlığı, iki dilde ürünler veren yazarların, sanatçıların artması, Alman kültürünün çiçeklenmesine, yaygınlaşmasına da büyük katkılar sağlayacaktır. Son yıllarda Türkiye’den gelen eğitimli “yeni göçmenler”in de Almanya’daki Türkçeye can suyu vereceği kesin. Ayrıca, Almanya’da sizin gibi Türkçeden vazgeçmeden nitelikli sanat- kültür organlarının hem yazılı hem görsel alanlardaki varlığı dilimize ilgiyi ve saygıyı artıracağından kuşkum yok.
– Tanıklıklarınıza ve aslında tüm yaşamınıza bakarak soralım: Göç ve göçmenlik sürecinde insanların aidiyetleri, kimlikleri, biyografileri ve “vatanları” da değişmiyor mu? Bu dönüşümü anlatmak neden önemli? Daha doğrusu, bu değişimi anlatmak şart mı? Şartsa eğer, zor mu? Zorsa neden zor, kolaysa neden kolay?
SELÇUK ÜLGER – Yapısı gereği insan, düşünsel olarak -bilgisinin elverdiği ölçüde- durmadan değişen ve gelişen bir varlık. İşin içine bir de “göç ve göçmenlik” olgusu girince, gelinen “yeni coğrafyada” bu düşünsel değişiminin boyutları farklılaşıyor. Farklı bir dilin ve kültürün içine düşüşle birlikte, bu yeni kültüre uyum sağlama, toplum tarafından kabul görme duygusu, zaman içinde insani bir gereksinim olarak sessizce büyüyor göçmenlerin içinde. Göç, geçmişten kopuşu ve hatta birçok vazgeçişleri de barındırıyor içinde. Hedeflenen refaha erişilse bile, aidiyetin ve kimliğin ikamesi çok zor.
ORTA AVRUPA TÜRKLERE NEDEN VATAN OLAMIYOR?
Gelinen yerdeki horlanış, dışlanmışlık derin bir boşluk yaratıyor göçmenlerin içinde. Bu doldurulamamış önemli duygusal gedikler, burada dünyaya gelen çocuklarını da etkiliyor. Bu arada kalmışlığın, görmezden gelinmenin hüzünlü şaşkınlığı altmış beş yıl sonra bile üstümüzde hâlâ kuşaktan kuşağa kara bulut gibi dolaşıyor. Yani Orta Avrupa, Türklere vatan olamıyor.
Bir Yozgat türkümüz, “Ellerin vatanı bana yurt oldu” der. Demek ki, aynı anlamda kullandığımız “vatan ve yurt” kavramı türkülerimizde aynı anlamda yorumlanmıyor. Demek ki ellerin “vatanı”, oraya göçenler için sadece ekmeğini kazandığı, nefes alıp verdiği bir “yurt” olabiliyor ancak.

İnsan yaşadığı toprağı “evsinebilirse”, yıllar içinde kendini oranın doğal bir parçası olarak duyumsayabilirse orayı vatanı olarak kabullenir. Ve gelinen yere uyum, kimlik ve aidiyet değişimi ancak o zaman hızlanır. Almanya’nın göçmenlerimiz için altmış beş yıllık göç tarihimize rağmen bir “vatan” özelliği taşımadığı ortada. Vatandaşlığa geçenlerde, Almancayı anadili düzeyinde kullananlarda, Almanlarla en iç içe olanlarda bile durum farklı değil.
Bir kesim göçmen yurttaşımızda gözlemlenen (görece) kültürel ve sosyal değişmişliğin de eski kültüründen kopmuşçasına köklü olduğunu da söyleyemeyiz. Birkaç kuşak sonra nasıl bir göçmen yapısı ortaya çıkar onu şimdiden kestirmek zor. Fakat yaşadığımız küçük çaplı değişimlerin, kısa gelecekte köklü dönüşümlere evrilmeyeceği, “asimile” boyutuna ise hiçbir zaman ulaşmayacağı kesin. Her şeye rağmen, göç ve göçmenliğin bu uzun yolculuğuna edebiyatın eşlik etmesi çok önemli. Akademik çalışmaların, sosyolojik irdelemelerin, istatiksel verilerin alanlarını çok aşan insana özgü haller var bu yolculukta. Ve bu duygusal halleri gelecek kuşaklara aktarmak ancak edebiyatla olanaklı.
Bu yüzden eli kalem tutan her göçmenin, tanıklıklarını, gözlemlerini yazıya dökmesi çok önemli. Hatta şart. Nesnel göç gerçeklerini gelecek kuşakların ilgi odağı haline getirmede edebiyat güçlü bir kolon. Bugün, Sirkeci Garı’ndan Almanya’ya ilk gelenlerin solmuş tren biletleri, tahta bavulları, masum fotoğrafları, müzelerde sergilenecek denli değer kazandıysa, bugüne düşülen yazınsal yapıtların da yıllar sonra ilgi çekeceği, değer kazanacağı kuşku götürmez bir gerçek.
YAZMAK ŞART!
Bu yolculuktaki bütün izleri gözlemlemek ve yazmak bence şart. Çünkü, dışardan bakanın hemen göremeyeceği gerçekleri, o nehirde kulaç atanlardan ayrıntılarıyla dinlemek değerli.
Bir sürece ışık tutacak yazınsal yapıtlar yaratmak da ayrıca zor iş. Çileli bir süreç. Fakat, tek kelime Almanca bilmeden yıllarca metal firmalarının yüksek fırınları önünde, kömür madenlerinin ıslak tünellerinde çalışıp bir parça rahata ermek nasıl kolay olmadıysa, içinden acıların, hasretlerin, sevinçlerin ırmaklarca aktığı göçmen yaşamlarını olanca gerçekliğiyle kağıtlara aktarmak da kolay olmayacak tabii. Yazılan her öykü bir tek hayatın değil; binlerce hayatın öyküsü çünkü…
– Kentli yanınız çok ağır basıyor. Sait Faik öykücülüğü ile akraba bir yöneliminiz de var. İnsan sıcağını, iyi insanları öne çıkarıyorsunuz. “Bir dünya dolusu takside ve bir taksi dolusu dünyada” kurguladığınız öyküler, neredeyse bütün sınırların iptal edildiği bir sahne. Bir sınırsızlık bu. Ancak bazı sınırlar da yok değil. Siz bu hareketliliği nasıl görüyorsunuz?
SELÇUK ÜLGER – Kendi halimde karaladığım taksi öykülerimi, Sait Faik’in büyük öykücülüğüne uzaktan akraba çıkarmanız yine duygulandırdı beni. Teşekkür ederim. Kentli yanım ağır basıyor gibi görünse de, zamanın kızışkın bir hareketlilik içinde aktığı tecim kentlerini insan doğasına uygun yaşam alanları olarak görmüyorum pek. İlginç olayları ve insan çeşitliliğiyle edebiyata cömert malzemeler sunması ve ekmeğimi kazandığım bir “işyeri” olması dışında benim için hiçbir çekiciliği yok Frankfurt’un.
Büyük bir havalimanı, kalabalık fuarlar, başı bulutlara değen devasa bankalar, devinen inanılmaz insan çeşitliliği, anılarımıza, öykülerimize de yansıyor ister istemez. Sentetik ilişkiler yumağı içinden güzel olayları, güzel insanları el yordamıyla seçip anlatmaya çalışıyorum bazen.
Sınırları yıka yıka gelen öykülerin ilginç sahnelerine, dizginlenemeyen hareketliliğe bazen yazanın zerre etkisi olmuyor. Küçük bir örnekle anlatayım:
PASTERNAK’IN TORUNU
Yıllar önce elbiseli, kravatlı, boylu poslu sarışın bir Rus genç bindi havalimanından taksime. Almancası anadili gibi. Münih’te büyümüş. Gideceği yere götürdüm. “Daha epeyce vaktim var, civarda iyi bir dönerci var mı acaba?” diye sordu. Bu arada ücreti ödemek için kredi kartını uzattı, baktım soyadı Pasternak. “Rus yazar-şair Boris Pasternak’ın torunlarından mısınız yoksa?” dedim şakayla. “Evet, nasıl bildiniz?” demez mi? “Adından”, dedim, gözlerimle elimdeki kartını işaret edip. “Eğer torunu olduğun doğruysa, dönerin benden bugün!” dedim. Gülmedi. Ciddi bir ses tonuyla, “Ben torununun oğluyum.” dedi. Dediği doğru değilse bile soyadı Pastenak’tı. “Döner ısmarlamak için soyadı bile yeter,” dedim içimden. Zaten ben de acıkmıştım. Köşedeki bizim ünlü Merkez Kebap Haus’a gittik. “Dürümü çok iyidir buranın,” dedim. “Büyük dedenin şiirlerini çok severim. Dedenin bilinmeyen yanlarını anlatırsan, ayran da ısmarlarım yanında,” deyince, güldü. “Dedem herhalde çok çapkınmış!” dedi. “Bu bilinmeyen bir özellik değil ki Rus şairler için,” dedim. Sonra, büyük dedesinden miras kalan bazı tabloların Münih’teki evlerinin duvarında asılı durduğundan falan bahsetti. “Keşke büyük deden Nobel’i reddetmeseydi,” dedim. “Bence doğrusunu yaptı. Eserlerinden çok, Sovyetler Birliği’ni küçük düşürecek siyasi amaçlar için verilmiş, o da bunu bilip ödülü almamış,” dedi.
İyi bir oyuncu değildiyse, anlattıklarından torunu olduğuna inandım. Yüzü temiz, soyadı Pasternak olan bilgili görgülü bir gençti. Sağlamasını bugün bile yapmış değilim, o gencin torunlarından olduğu gerçek miydi, diye. Gerçek olmasa bile, güzel bir öykü değil mi bu? Sınırları ta Moskova’dan başlayıp Nobel Ödülü’nü reddetmeye uzanan ve Münih uçağından gelip döner dürümle sonlanan bir edebi karşılaşma işte!..
Elimizden kayıp giden zamandan zorla sızdırdığım sakin anlarda, yorgun değilsem oturup yazmak kalıyor bunları bana. Ne güzel betimlediniz sorunuzda: “Bir taksi dolusu dünya” işte.
“KÖTÜNÜN NESİNİ ANLATAYIM!”
– Günlük yaşam gözlemleriniz çok katmanlı anlamlar ve çelişkiler içeriyor. Yakından bakınca birçok şeyin ve birçok insanın göründüğünden çok farklı olduğunu görüyoruz. Ama sizin insanlarınız, kahramanlarınız hep iyi. Bir nazi paltosunun neonazilerce satın alınmasını işlediğiniz öyküdeki neonazi bile bir yanıyla insani bir saflık, hatta iyilik içeriyor sanki. Kötüler yok sizin dünyanızda. Onları dışarıda mı bırakıyorsunuz? Peki kötüleri kim anlatacak o zaman? Hiç düşündünüz mü? İyi, sıradan, namuslu, küçük insanların, yani aslında “büyük insanlığın” öyküleri bunlar. Bu insanları anlatmak kötüleri anlatmaktan daha mı zor? Hiç denediniz mi?
SELÇUK ÜLGER – Bütün insanlar, ana rahminden hep iyi olarak düşüyorlar dünyaya aslında. Tertemiz. Sonradan kötülerin, kötülüklerin hep kazandıklarını gördükçe, iyilerin kaybeden dünyasında pusup kalıyorlar. Böylece, erdem özüne yabancılaşıyor.
Kötünün neyini anlatayım? Etraf kötülerle, kötülüklerle dolu. Her yerde başrollerdeler. Radyo haberlerinde, televizyon programlarında, siyasette, yaşamda hep onlar öndeler. Yani, çığırtkan kötüleri hepimiz ister istemez ezber etmişiz artık. Binlerce masum çocuğun evlerini başlarına yıkan insanlaşamamışların ve onlara sessizce alkış tutanların nesini, nasıl anlatacaksın?
Kötülerden kat kat fazla olsalar da iyilerin ve iyiliklerin öne çıkamayışları, seslerinin hep kısık oluşu üzüyor beni içten içe. Bence insanlığın olanca kirletildiği çağımızda, iyilerin ve iyiliklerin sesi olmak bir görev. Bunun yanında kötüden kaçmak, görmezden gelmek de zor tabii. Benim de yaşadığım, tanıklık ettiğim yığınla kötü olay var. “Kötünün görme yüzünü,” derdi ninem. Küçükken ondan duya duya bilincime kazındığı için belki de, yaşamımda ve yazdıklarımda önceliği hep iyilere, iyiliklere veriyorum.

Ama bir kitap daha yazarsam, birkaç kötü özneli öykümü de katarım belki iyilerin arasına. Çünkü, kötülerden de bazen iyi şeyler öğreniyor insan.
Aslında karmaşık duygu halleri olan insanın iyisini de kötüsünü de yazmak, hangi edebi türde olursa olsun, hiç kolay değil. Zaten, edebiyat ve yazarlık tam da bu yüzden öğrenciliği hiç bitmeyecek uçsuz bucaksız bir evren…
Demin adını andığımız, ilk şiirlerini Marburg’ta felsefe öğrencisiyken yazmış, yani edebiyata 1912 yılında Almanya’da adım atmış büyük edebiyatçı Boris Pasternak’ın dizeleriyle sonlandıralım sözlerimizi isterseniz:
“Yine de çok az kala ölümüme
Gelecek bir zamana inanıyorum
Alçaklığı ve kötülüğü
Aşacağına iyilik ruhunun…”
Güzel sorularınız için çok teşekkürler ederim.
SORULAR: OSMAN ÇUTSAY
