Ana SayfaEDEBİYATSelçuk Ülger'in okuma akşamı: “Yaşadığımızı böyle itiraf ediyoruz”

Selçuk Ülger’in okuma akşamı: “Yaşadığımızı böyle itiraf ediyoruz”

Çalışmalarını uzun yıllardır yaşadığı Frankfurt’ta sürdüren yazar Selçuk Ülger, yeni kitabı “Yetmiş Yıllık Bekleyiş” üzerine okurlarıyla Kulturtreff’te bir araya geldi. Okuma akşamında edebiyatın gücü ve anadilin göç sürecindeki gerçek anlamı üzerine konuşuldu.

Edebiyata yakınlaşmasında, 1980’ler Türkiye’sindeki lise yıllarında aldığı eğitimin önemini vurgulayarak konuşmasına başlayan Ülger, bazı hatırlatmalarda bulundu:

“O yılların ortaokul ve liselerindeki eğitim çok nitelikliydi. Köy Enstitülü öğretmenlerden ‘el almış’ ve onlarla benzer ideallere, coşkulara sahip öğretmenlerin, özellikle lise yıllarında bizlere kazandırdıkları, okuma alışkanlığımın kaynağı oldu. Bozkır kasabalarındaki okullarda bile bugünkü kent okullarında rastlanmayan, üst kerte bir ciddiyet vardı. Öğretmenlerimize ve sınıf arkadaşlarımıza karşı en küçük saygısızlığa, sevgisizliğe  göz yumulmazdı. Ceketlerimizin yamasıyla alay edilmezdi ama eksik düğmelerinden dolayı uyarılırdık. Paylaşımcı ve erdemli olmak öğretilirdi. Eğitimde bugünkü çürümüşlüğün kapıları, bence, kendi küçük çıkarları için Köy Enstitülerine kıyanlarca aralandı. Köy Enstitülerine kilit vuranların günahlarının büyüklüğünü şimdi daha berrak görüyoruz.”

12 Eylül sonrası darbe yıllarına denk gelen öğrencilik yıllarında kitapların televizyonlarda ele geçirilen bombalarla, silahlarla birlikte “suç aleti” gibi sunulmasının, kuşağının okul dışı kitaplara ulaşmasını epeyce geciktirdiğini belirten Ülger, “Kültür çölüne dönüştürülen yıllarda nitelikli yapıtlara ulaşmanın zorluklarına rağmen, edebiyat sevgimiz hiç tükenmedi. Fakir Baykurt’un Tırpan romanıyla girdiğim bu âlemde, hayat beni Almanya’da bu yazarımızla bir araya getirdi” dedi.

Öğrenci olarak geldiği, ama üniversite diplomasının tanınmadığı yıllarda taksi sürücülüğüne başladığını da kaydeden Ülger sözlerini şöyle sürdürdü:

“O dönemlerde akademisyen göçmenlerle dolu olan taksicilik mesleğinde, 12 Eylül’ün baskılarından kaçıp Almanya’ya yerleşmiş edebiyat öğretmenlerinin verdiği edebiyat dergileri ve nitelikli kitaplarla düzenli okumaya yeniden dönüşüm beni edebiyata daha da yakınlaştırdı. Sonra Fakir Baykurt’la tanıştım. Baykurt’un ‘Notlar al, unutursun, ileride o küçük notların sana öyküler olarak döner’ önerisiyle hep notlar aldım. Fakir Hoca’nın dediği gibi oldu.”

BİR KÖPRÜ OLARAK EDEBİYAT

İlk kitabı “Kavanozdaki Yürek”in de, taksicilik serüveninde edebiyatın köprü olduğu sıcak dostluklarla başladığını, o dostluklarından birinin kendisini ta Macaristan’a kadar götürüp Nâzım Hikmet’in ve Attila Jozsef, Miklos Radnoti gibi büyük şairlerin ayak izlerinde dolaştırdığını kitaptan küçük örnekler vererek anlatan Ülger, şunları söyledi:

“Fakir Baykurt ile dostluğum bana başka edebiyatçılarla dostluk kapılarını da araladı. Edebiyat serüvenimi tanıştığım başka iyi şairlerle ve yazarlarla sürdürdüm. Bu dostluklar, düzenli mektuplaşmalar bana yıllar içinde daha geniş bir edebi bilinç kattı. Örneğin, geçtiğimiz yıllarda, Almanya’nın Köllerbach kasabasında yıllarca güreşçilik ve antrenörlük yapmış Olimpiyat Şampiyonu Ahmet Bilek’in yaşamını romanlaştıran yazar ve dilbilimci Kemal Ateş ile Frankfurt’ta buluştuk. Güreş minderini ilk kez Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde görmüş bir şampiyonun Köllerbach’ta izlerini sürdük. 1960 Roma Olimpiyatlarında şampiyon olmuş bir köy enstitülü öğretmen güreşçinin, 60’lı yıllarda Almanya’ya zorunlu göçünün konu edildiği ‘Sessiz Şampiyon’ romanına tanık olmak çok hüzün verici ve ilginçti.

Edebiyat bitmeyen bir öğrencilik. Her kitabın, merak edilen ve incelenen her olayın başka okunacak kitaplara ve anlatacak öykülere yol verdiğini gördüm. Günümüzde sıradan, önemsiz görünen bazı tanıklıkların, edebi kokular taşıyan yaşama dair küçük notların yıllar içinde tarihsel belge değeri kazandığını bir kitapla örneklemek isterim: 1917 yılında Almanya’nın Heidelberg kentine okumaya gelen, Ali Ekrem Bolayır’ın da öğrencisi olan 19 yaşındaki Şaziye Berin’in ‘Bir Osmanlı Kızının Almanya Günlüğü’. Edebiyatçı Hakan Sazyek Hoca’nın Osmanlıcadan enfes çevirisiyle kitaplaşan günceleri okuyunca, 19 yaşındaki bir Türk kızının o yılların Almanya’sına bakışına şaşıp kalıyorsunuz. ”

FRANKFURT VE AHMET HAŞİM

Ahmet Haşim’in bundan yaklaşık bir asır önce tedavi için geldiği Frankfurt’ta yazdığı ve “Bir Hastanın Yol Notları” dediği ünlü Frankfurt Seyahatname’sinin bugünkü değerine de dikkat çeken Ülger, Haşim ve doktorunun öyküsünü de özetledi:

“Bazen kitaptaki bir isim bugün bize yazı konusu olabiliyor. Nitekim o günlerde Haşim’in sağaltımını üstlenen doktor Prof. Franz Volhard’ın Nazi geçmişinin bile biz Türkler için haber değeri taşıdığını, Ahmet Haşim’in o notlarının önemiyle örneklemek mümkün. Osman Çutsay’ın bir yazısında Ahmet Haşim’in doktorunun üniversite kliniğindeki adının ve büstünün silindiği cümlesini okur okumaz konuyu merakla araştırmaya yöneldim. Edebiyatın bitmeyen öğrenciliğine, sonsuz örneklerden biriydi bu. ”

Göçmen edebiyatının göç süreci içinde daha da değerleneceği, Türkçeyi bugün belki yeterince konuşamayan göçmen gençlerin bir gün, yaşamlarının bir kesitinde mutlaka merak edip analarının, babalarının, dedelerinin ve ninelerinin diline ilgi duyacağına hatırlatan Selçuk Ülger, “Bugün anadili artık Almanca olan gençlerimizden bile yakın gelecekte çok nitelikli Türkologlar ve göç serüvenimizi araştıracak, kitaplaştıracak tarihçiler çıkacaktır. Dolayısıyla bırakacağımız Türkçe belgeler, yazınsal yapıtlar, yıllar sonra onlara ışık tutacaktır. Bu nedenle, Almanya’daki Türkçe yapıtlar ve Türkçe yayın yapan kültür sitelerinin önemi sandığımızdan çok daha büyük” diye konuştu.

Son kitabı “Yetmiş Yıllık Bekleyiş”in içindeki bütün öykülerin yaşamdan sağıldığını, organik öyküler olduğunu belirten Selçuk Ülger, kitaptaki öykülerden bazı örnekler verdi. Hasanoğlan Köy Enstitüsünde de bir zamanlar terzilik yapmış, Elbistanlı göçmen terzi Selahattin Usta’nın, Frankfurt bit pazarında görüp, yama olarak kullanma düşüncesiyle aldığı kürkü andıran, kokmuş iki deri paltonun ilginç öyküsünü de anlatan Ülger, “O paltolar meğerse İkinci Dünya Savaşında Nazi subaylarının giydiği ünlü (!) paltolarmış. İki Neonazi dazlağın, terzi dükkânının havalandırma askısında paltoları görür görmez nasıl sevinç çığlıkları attıklarını ve onu satın almak için ustayla nasıl bir pazarlığa giriştiklerini kitabımdaki bir öyküde anlatıyorum. Demek istediğim şu: Göç yolunda kaleme alınmış bütün yazılı yapıtlar ve göç notları, zamanla terzi ustamızın yamalık diye ayırdığı, çürümeye yüz tutmuş deri paltolar gibi değer kazanabilecektir” dedi.

Etkinlik karşılıklı sohbetle, soru ve yanıtlarla geç saatlere kadar sürdü.

YENİ KÜLTÜR – FRANKFURT

SOSYAL MEDYA

DUYURULAR