Ana SayfaARAŞTIRMA/İNCELEMEFransa, 250 yıllık bir Aydınlanma cinayeti ve bugün: “De la Barre Davası”

Fransa, 250 yıllık bir Aydınlanma cinayeti ve bugün: “De la Barre Davası”

Chevalier de la Barre, anadilindeki tam adıyla “François-Jean Lefebvre de La Barre”, Aydınlanma düşüncelerinden etkilenen ve bu nedenle içinde bulundukları egemen dinci-totaliter ortama açıkça meydan okuyan Abbéville’deki genç bir grubun üyesiydi. Bu gruptaki gençler, Aydınlanma dönemine ait eserleri okur, aralarında erotik edebiyat eserlerini paylaşır ve zaman zaman da şehir sakinlerini davranışları ile kızdırırlardı. Sıradan asi gençlerden farkları, Aydınlanma fikrine gösterdikleri ortak ilgi ve din karşıtı tutumlarıydı.

Bu türden bir özgür düşüncenin, soylular için dahi – zira Chevalier de la Barre ve arkadaşı d’Etallonde’nin yakın çevresi, istisnasız bir şekilde genç soylulardan oluşmaktaydı – ciddi riskler taşıyordu. Bu riskler, özellikle de ilişkilerinin niteliği göz önüne alındığında, “acil durumlarda” gerekli desteği sağlayabilecek kadar yüksek mevkilere ulaşamadıklarında büyük bir tehlikeye dönüşebiliyordu. O dönemde de, tıpkı günümüzde olduğu gibi, her şey ilişkiler ağına bağlıydı.

250 yıl önceden söz ediyoruz. Chevalier ve arkadaşları, geç modern zamanların “hippie” hareketi gibi değildi. Durumları belki günümüzün katı dini kuralların geçerli olduğu, şeriat ile yönetilen ülkelerin gençleriyle kıyaslanabilir. Ancak Aydınlanma çağının bu erken gençleri klasik müzik dinlemekte, Aydınlanma çağı eserlerini okumakta ve dini otoriteye açıkça meydan okumaktaydılar. Chevalier de la Barre ve çevresindeki gençler, bu durumu daha da ileri götürmüşler, bir otorite olarak kiliseyi alenen hiçe saymışlardı. Bir defasında, yolda karşılaştıkları dini bir alay geçerken “gerektiği gibi” şapkalarını çıkarmamış ve saygıyla diz çökmemişlerdi. Aksine, aceleyle alayın yanından geçip gitmişler, sorgularındaki ifadelerinde ise “akşam yemeğine yetişme telaşında” olduklarını söylemişlerdi.

Bu, kilise mensuplarının ve bağnaz burjuvaların uzun zamandır bekledikleri andı. Bu önemsiz olayı fırsat bilerek, 6 ay gibi bir süre zarfında, Chevalier de la Barre’ın işkenceler altında suçunu kabul etmesi ve idam cezasına çarptırılmasıyla sonuçlanacak bir tuzak kurdular. Bu tuzakla da başarılı oldular.

1 Temmuz 1766’da Abbéville’de, henüz 20 yaşındaki “François Jean Lefebvre, chevalier de la Barre”, önce işkenceye maruz kaldı, boynuna “Allahsız, küfürbaz, iğrenç ve lanetlenecek günahkâr” yazılı tabelalar asılarak fanatik bir kalabalığın önünde kefaret gömleği giydirilerek teşhir edildi ve kilisenin önünde diz çöktürüldü. Sonra idam sehpasına çıkarıldı ve orada cellat tarafından başı kesildi. Cesedi ile birlikte Voltaire’in “Felsefe Sözlüğü” de yakıldı, zira  bu kitaba sahip olmak ve onu okumak, suçlanmak için yeterli bir nedendi.

Chevalier de la Barre, dini alay geçerken şapkasını çıkarmadan ve diz çökmeden kasıtlı olarak geçip gitmek, küfürlü şarkılar söylemek ve ahlaksız kitaplar okumakla suçlandı. Ayrıca haç işareti, kutsal ekmek ve şaraba hakaret ve kilisenin kutsallığını ihlal ettiği iddiası da vardı. Chevalier de la Barre, kurallara uygun şekilde şapkasını çıkarmadığı yönündeki ilk suçlamayı kabul etmiş ve sarhoşluk halindeyken bir kez küfürlü şarkılar söylediğini itiraf etmişti. Felsefe Sözlüğü’ne sahip olduğunu da inkâr etmemişti.

Gücünü ispat etmek isteyen kötü niyetli kilise, kendisiyle uyumlu olarak çalışan yargı sistemiyle işbirliği yapmış, Chevalier de la Barre’a hiçbir şans tanımamıştı. İlk olarak, kilise kitlesel gösteriler ve dua alayları düzenleyerek planlı bir “pogrom” havası yaratmış ve halka ihbar çağrısında bulunmuştu. Buna karşılık, kraliyet yargısı her türlü delile aykırı olarak ibretlik bir örnek oluşturmak ve Chevalier de la Barre’ın idamıyla Aydınlanma’nın temsilcilerine, başta Voltaire ve Diderot olmak üzere, gözdağı vermek istemişti. Bu nedenle, Chevalier de la Barre’ın idam cezası, yalnızca kinle dolu, sahip olduğu hukuksal gücü sonuna kadar kullanmak isteyen bağnaz bir taşra yargıcının kararı değildir. Aynı zamanda bir tür temyiz sürecinden geçmiştir: Karar, Chevalier de la Barre’ın zaten ölüm cezasına çarptırılmış olarak çağrıldığı Yüksek Mahkeme, yani Paris Parlamentosu tarafından ve nihayetinde Kral XV. Louis tarafından da onaylanmıştır.

Ama Aydınlanma’nın enerjisi kesilmedi. Nitekim aradan yıllar geçti ve Paris’te bir caddeye, Chevalier de La Barre’ın ismi verildi. Ayrıca, 3 Eylül 1905 tarihinde, devlet ile kilise ayrılığının yani laikliğin kabul  edildiği ve özgür düşünce hareketinin zirve noktasına ulaştığı dönemde, bir anıt dikildi. Bu anıt, Sacré-Cœur Bazilikası’nın yakınında bulunan Montmartre bölgesindedir ve kaidesinde şu yazıt bulunmaktadır: “Bir dini alayı selamlamadığı gerekçesiyle idam edilen Chevalier de La Barre.”

İdamın üzerinden dokuz yıl geçtikten sonra, Temmuz 1775 tarihinde, Voltaire bu davaya tekrar atıfta bulundu ve “En Hristiyan Kral’a ve Danışmanlarına Masum Kanın Çığlığı” başlıklı eseri yayımladı. Voltaire’in amacı, mahkûmun itibarının iade edilmesini sağlamaktı.

Aydınlanma düşüncesinin bir diğer savaşçısı Diderot, Voltaire’e yazdığı mektupta, bu yargı suçunun sorumluluğunu açıkça devlette iktidara sahip olanlara yükledi. İşlenen bu yargı cinayetinden çok tüm siyasi sistemi eleştiren Diderot, polis baskısını son derece modern bir bakış açısıyla tasvir edebiliyordu: “Polis denilen bir ağın iplerine yakalanmış durumdayız” ifadesiyle, açıkça totaliter bir rejimi tanımlamıştı. Dahası, bu gözlemlerini tam da o “çok sevilen” XV. Louis’nin hükümdarlığı döneminde dile getirmişti.

Baron Grimm, “La Barre davası” hakkında kaleme aldığı yazıda, bu korkunç olayın kamuoyunda neredeyse hiç duyulmaz kılındığını belirtmişti. Paris, bu konuya pek ilgi göstermemiş, çoğu kişi olayın ayrıntılarını dahi öğrenememişti. Bir iki gün boyunca konu gündemde kalmış, ardından, Voltaire’in de ifadesiyle, “Komik Opera”ya gidilmiş ve bu iğrençlik, diğer pek çok şey gibi unutulmuştu. Ancak, duyarlı bireyler bu olayı asla unutmayacak ve bunun, insanlığın yozlaşmasının acınası bir anıtı olarak gelecek nesillere aktarılmasını her zaman yürekten arzulayacaklardı.

Kraliyet yargı sisteminin tamamen keyfiliğe dayalı olması, barbarlığın daha da engelsiz bir şekilde ortaya çıkmasına olanak tanıyordu. Kendi iradesini beyan eden mühürlü bir mektup, bir insanın ömrünün geri kalanını hapis cezasıyla geçirmesine veya hüküm giymiş bir katilin serbest bırakılmasına neden olabilmekteydi. Tanrı’nın lütfuyla hüküm süren kral, kararlarını gerekçelendirmek zorunda kalmadan, bir “Yüce Varlık” gibi hüküm sürebiliyordu.

Kanıt gücüne dair herhangi bir kriter mevcut değildir. Kanıt niteliği taşıyan unsurların belirlenmesi, tamamen yargıcın takdirine bağlıydı. Yargıç, uygun gördüğü takdirde, söylentileri ve iftiraları kanıt olarak kabul etme yetkisine sahipti. Elbette, sanığın kendi kendini suçlaması, hukuki süreç açısından arzu edilen bir durumdu. Bu bağlamda, sanıkları itiraf etmeye yönlendirmek amacıyla çeşitli yöntemler kullanılmaktaydı.

Tanrı’ya küfreden bir kişi, yalnızca vatandaşların çoğunluğunun dini inançlarına zarar vermekle kalmıyordu. Böyle bir davranış toplumun temel değerlerine de saldırı olarak kabul ediliyordu. Bu saldırılar Tanrı’nın lütfuyla hüküm süren kralın yönettiği toplumun tüm yapısını sarsmaya yönelik bir girişim olarak değerlendiriliyordu.

250 yıl sonra durum çok mu farklı gerçekten? Bazı “çevre” ülkelere bir göz atıldığında ve eleştirel sanat yaklaşımlarına reva görülen “modern yargı pratiklerine” bakıldığında, aradaki farkı abartmamakta yarar olabilir.

İnsanlık uzun bir aradan sonra Aydınlanma’dan tekrar “yeni” bir feodal düzene dönüş işaretleri veriyor. Böyle bir dönüşüm sürecinde bulunduğumuzu iddia eden aydınların sayısı az değil. Avrupa toplumlarını da etkisi altına alan iklim, gerçekten korkutuyor. Ya sanat? O nereye gidiyor?

ÖMER YAPRAKKIRAN – PARİS

GÖRSEL VE FOTOĞRAF: ÖMER YAPRAKKIRAN (AI desteğiyle)

SOSYAL MEDYA

DUYURULAR